Ara sıra -her mevsimde en az bir kere- güneş batmadan, deniz durulmadan , kediler aç karınlarını doyurmadan Kandilli’ye sığınsam. Binalar arasından sanki hiç deniz yokmuş gibi, sanki hiç karşıma çıkmayacakmış gibi, sanki çok uzak bir semtin yabancısı gibi; iskeleyi görmeden, köşeyi dönmeden, su birikintilerinde kirlenmeden yürüsem. Boş yolların kenarında bana yürü diyecek yeşil adamı beklesem. Yürü dese. Karşıya geçsem. Parke taşları özenle sökülmüş sokaktan aşağı yirmidört adım atarak varsam. İskelede yine vapur olmasa. Umursamasam. Kapıyı açıp içeri girsem.
Sıcak yüzüme vursa; oturacak boş masadan önce gözlerim onu arasa. Bulsa. Rahatlasa. Dalgaya yakın, rüzgara uzak bir yere otursam gönül rahatlığıyla. "Hoşgeldin" dese o aynı adını bilmediğim bıyıklı adam, ters tabağımı çevirse, "Nasılsın?" dese utansam adını hatırlamadığım için; gülümsesem "Sen?" desem "Çok şükür... ne yapalım?" dese "Sana bırakıyorum" desem... "O zaman çinekop yaptırıyorum" dese. Kayıtsız, şartsız kabul etsem... "Ne içeriz ?" dese; "Sende olmayandan..." desem; gülümsese... Yüzümü dönsem denize birkaç dakika...
Faketmeden masama otursa; sesini duyup başımı çevirinceye; karşımda onu otururken görünceye kadar doyurmasa denize bakmak beni... “Çok kapandın odana...” dese “Kaç zamandır yoksun.” “Haklısın Suna Abla. Kayboldum...” desem, Burnunun ucundaki gözlüğünü çıkartıp boynundan aşağı sarkıtsa. “Yapma çocuğum.” Dese.
“Bugün sana yazılmamış bir şarkıyı sana söylemeye geldim. Sana yazılmamış ama ben hep seni düşünürüm dinlerken... Bugün yine yepyeni birşey öğrenemedim ne yazık ki; bütün günlerim birbirine eş ve güneşsiz geçiyor üstelik. Bu yüzden sana geldim Suna Abla. Merhaba demek istedim.” Desem. “Biliyorum bana yazılmamış ama hep bana söylenen bu şarkıyı.” Dese ve devam etse “Yapma çocuğum; herşeyi öğrenemezsin. Daha fazlası için biraz yer açmak, belki uzaklaşmak, belki ardında kapılar kapatmak gerekir. Yüzünü denize dönüp, kalbini ferah tutacaksın. Su akacak yolunu bulacak. Ama önce karnını doyuracaksın; içkini yudumlayacaksın. Zamanı biraz ağırdan alacaksın. Geç kalıyorum değil; elbet varırım yola çıktıktan sonra diyeceksin. İki ayağını bir pabuca sokmadan bir bardak kahvede içip buradan çıkıp gideceksin. Bırak geç kalasın. Herşey olur. Yeter ki sen erteleme...” dese.
Teşekkür etsem Suna Abla'ya. "Peki bugün yepyeni ne öğreneceğim senden?" diye sorsam.
"Kandilli'de tek kandil bulamazsın" dese afiyet dileyip kalkıp gitse...
Herşeyi anlardım.
Herşeyi çözerdim..
Herşeyi görürdüm...

2 yorum:
çinekop yemeseniz keşke... malum, lüferin bebesi o, henüz yumurta bırakmamış, ürememiş hali ve lüfer de hani, yokolmakta :( biliyorsunuz şüphesiz. yemeseniz keşke...
Güzel şeyler söylemiş,içindeki sen'lere suna abla ama yine de sen anlamak ya da almak istediğin sözcükleri alıp oturtturmuşsundur,yüreğinin yanına..
Dediği gibi herşeyin bir zamanı var,sabırlı ol.
Belki bizi yaradan senin sabrını ölçüyor.Belki de sana çok güzel bir şey verecek ama sabırsız olduğun için kaçabilir..
sevgiyle..
Yorum Gönder