Nana Üzerine...

Paris...18. Yüzyılın ikinci yarısı...Tiyatro salonunun kapısına yığılmış çoğunluğu erkeklerden oluşan kalabalık kendi arasında onu konuşuyor. Kimi birlikte olduğu erkeklerden, kimi oyunculuk yeteneğinden; bazısı gözlerinin derinliğinden, bazısı enfes sesinden bahsediyor. Sözler, sözler, sözler... Her cümle Nana ile başlayıp Nana ile bitiyor. Ancak işin ilginci tüm bu sözlere kılavuzluk edenler ile kılavuzları takip edenler hayatlarında bugune dek ne onun oyunuculuguna, ne sesine, ne gözlerine tanıklık edebilmiş değil. Tiyatrosu’na “Bizim Genelev” diye hitap etmekten çekinmeyen  sahibi ise onu karga sesli, oyunculuktan nasibini alamamış bir fahişe olarak tanımlıyor. Bu sözlere tanıklık eden dostları şaşkın “Ama nasıl olur? Peki nedir bu söylentiler, iltifatlar, bu heyecan...” Yüksek tondan küstahça bir kahkaha patlatıyor tiyaronun sahibi. “Genç, yaşlı, zengin veya fakir hiç farketmez tüm ama tüm erkekler bu oyun bittiğinde Nana’nın etkisinden uzun süre kurtulamayacaklar. Çünkü onun teni mirim, hepsinin aklını başından alacak. Tüm şehir onu konuşacak ve yıldızı bir anda parlayacak...” Ve oyun sonrası görülür ki özellikle Paris sosyetesinin zengin erkekleri Nana’nın sevgilisi olmak için amansız bir mücadele içinde kendilerini heba edeceklerdir.
Okur bu noktadan sonra kitabı iki farklı algı ile okuyabilir. Bunlardan biri erdemli yüksek sosyetenin yozlaşmış ucuz hikayesidir.  Bir kadının, kadınlığını kullanarak nerelere varabileceği ve karşılığında ne bedeller ödeyeceği üzerine uzun uzun yazılmış cümleler tüm çıplaklığıyla okurla buluşur. Bir diğer algı ise paranın insanlara nasıl sınıf, statü, değer ve anlam kattığına ve aradan kac yüzyıl geçerse geçsin “Paranın renginin” hiç değişmediğine tanıklık etmeye imkan sağlar Zola. Doğal, açık ve net bir anlatımdır bu.

2 yorum:

Bugday Tanesi dedi ki...

Merak ettim, güzel bir konu.

B.Ozgun dedi ki...

Zola okuyanın pişman olduğunu hiç görmedim bu yaşıma dek...