Tüm Suç Christian Jacq’da
Bilmem hatırlar mısınız? Sene bindokuzdoksan sekiz. Ortalık Ramses serisini yazan Christian Jacq yüzünden birbirine girmiş; Tarihçiler bir yanda, edebiyat yazarları ayrı bir yanda. Okur kendini kaybetmiş; kimi el kitabı haline getirmiş, Mısır’ı yeni keşfetmiş; kimi işin aslını öğrenmek için gömmüş kendini tarihin tozlu sayfalarına... Boğulanlar ile vazgeçenler bırakmış işin peşini...
İşte kiraze bu dönemin artıkları olarak yazılmış, nasıl olsa tarihi roman, hem roman, hem tarih, biraz aşk, biraz ihtiras, bir tutam entrika, değme acılı türk filmi senaryolarına malzeme olabilecek peşi sıra durdurulamayan olaylar sinsilesi ve üç kaşık da tarih kitaplarında alıntı al sana tarihi roman. Niye herşey bu kadar kolay...
Tarihi Roman Nasıl Yazılmalı?
Bu tanım bence en çok üzerinde konuşulması gereken kısım olmalıdır. Hep kendime sorarım tarihi bir roman yazmaya karar veren bir yazar hangi süreçlerden geçtikten sonra eline kalemi alır. Mesela ben hem yazar, hem tarih okuru ( dikkatinizi çekerim uzmani, akademisyeni v.b. değil; iyi, sonuna kadar araştıran bir okur olayım sadece) olayım. II. Beyazid döneminde muhteşem Süleymana kadar olan Osmanlı Tarihi üzerine incelemeler yapmışım. Belki Osmanlı’nın en aciz dönemi ilk fitilin yakıldığı zaman dilimi, Zevk sefa içinde aklı eksik bir padişah; kardeşini önce sefalete sonra ölüme yollar; hayat etme bulma dünyasıdır. Ardan yıllar geçince kendi, evladı ihanetin acı tadını kendisine yaşatacaktır. Hazinesi dibe vurmuş açmış İspanya Yahudilerine kucak, al sana toprak, al sana iş, bundan sonra buralar senin memleketin olsun yalniz altınları çil çil rica edeyim…Ve döneme damgasını vuran; başka tarih kitaplrının tek satırlık alt kahramnı Ester Kira... En başından en sonuna...
Kararımı vermişim bu dönemi roman haline getirip sunacağım yayınevlerine ama önce araştırma yapmalıyım.
Açtım elimdeki ilk Osmanlı Tarihi kitabını;
Hain papapın ucyuzbin altın için Cem Sultanı öldürme teklifini okudum. Cok hoşuma gitti. Kalleşi kaleme alıp yarden yere vuracağım; tüm kirli çamaşırlarını bir bir ortaya dökeceğim; Ama esas konum Ester onu unutmadan.
Tabii ben çok yönlü düşünen bir yazarım ya; başka kaynaklardan da olayın aslini astarını araştırmam lazım. Kalkıyorum Vatikan arşivinden II.Beyazid’in yazdığı bir mektubu buluyorum.
Açtım elimdeki ilk Osmanlı Tarihi kitabını;
Hain papapın ucyuzbin altın için Cem Sultanı öldürme teklifini okudum. Cok hoşuma gitti. Kalleşi kaleme alıp yarden yere vuracağım; tüm kirli çamaşırlarını bir bir ortaya dökeceğim; Ama esas konum Ester onu unutmadan.
Tabii ben çok yönlü düşünen bir yazarım ya; başka kaynaklardan da olayın aslini astarını araştırmam lazım. Kalkıyorum Vatikan arşivinden II.Beyazid’in yazdığı bir mektubu buluyorum.
Papa VI. Alexandre ‘ye yazilmiş. Şaşkın Beyazıd, Cem sultan tehlikesinin herkesin zararına olduğunu; en doğrusunun saygı değer papa tarafından Cem’in halledilivermesi gerektiği; karşılığında da papayı karşılıksız bırakmayacağını ve üçyüzbin altın ile ödüllendireceğini okuyorum. Kafam karışmış aynı olayı iki farklı kaynaktan öğrenip iki farklı sonuç çıkarmışım. Doğal olarak bir üçüncü kaynağa ihtiyaç duyuyorum. Bu kaynak ise gayet traji komik biçimde Cem Sultan’ın kendi eceli ile, hatta sıla özlemi hastalığı nedeniyle öldüğünü söylüyor. Papa süt, Beyazıd ak kaşık misali. Ama benim esas konum Ester Kira onu unutmuyor notlraımı alıyorum bir yandan. Karmaşık kafamı bir bardak şarap ile dağıtıp karar veriyorum. Nihayetinde ben bir roman yazarı isem içlerinden en derin etkileyebilecek olanı seçiyor ve başlıyorum yazmaya… Böyle mi yazılır tarihi roman ?
Yoksa ortada bir hikaye vardır İspanyol Yahudilerinin binbir zorlukla Osmanlı’ya sığınışı ve birçoğunun iç acıtan yaşam öyküsü… Burada ne Beyazid, ne Cem, ne papa, ne Sezar, ne Burak reis, ne Muhteşem Süleyman önem kazanır. Burada esas olan roman olmayi hak edecek imge insandır. Edebiyatta estetik bu hamurdan yoğrulur. Bu insan Raşel’dir; Hayımdır; Moşe’dir; Esterdir. Diğerleri sadece etrafında silueti belirsiz ama dönemi derinden etkileyen kişilerdir. Bu noktada Beyazid’ın sadrazamlari ile yaptigi zayıf dialoglar yerine Raşel’in iç dünyası daha çok önem kazanır. Dönem, yazar için sadece arkada bir doku olmalıdır. Yorum katmadan, sulandırmadan , katıp katıştırmadan o doku içinde Ester’i Kiraze yapan olgular oya gibi işlenmelidir. Ben okur olarak kitabı bitirdiğimde Kiraze’yi anlamış, okumuş, üzülmüş ve düşünmüş olmalıyım ve bu arada beynimin bir köşesinde Osmanlı’nın bir döneminde geçen insan ve tarihsel olayları yazmış olmalıyım. Bakın burayı özellikle vurgulamak isterim. Birgun bir yerde ıı. Beyazıd veya yeniçeri ayaklanmaları donemi ile ilgili bir şeye rastaldığımda FARKINDA OLMADAN konuyu ana başlıkları ile biliyor olmam kendimi şaşırtmalıdır.
Ana başlıklar diyorum çünkü eğer tarih oğrenmek istiyorsam edebiyatçı kimliği ile Solmaz Kamuran gidilecek son adresim olmalı; edebiyat eseri okumak istiyorsam Papa’nın ensest ilişkisi öğrenilecek son detay olmalıdır.
Bilerek yazmak mı yazarken öğrenmek mi?
Solmaz Kamuran’ın yazım stilinde beni en çok rahatsız eden nokta günümüz Türkçesinde kullanmadığımız bir çok kelimeyi yazısında işlerken bir diğer taraftan da anlamını alt karakterler ile empoze etmeye çalışmasıydı. Daha net ifade edecek olursam mesela Beyazid’in sadrazamlarından birinine bir güğe yaptırması için emir veririken; sadrazamın kendi diyalogu içerisinde güğenin anlamını, hem de edebiyattan uzak salt sözlük anlamı ile “ değerli padişahım bilirsiniz ki güğe…” diye açıklaması çok gereksiz ve acemice bir tavırdı.
Büyük ustalarda bu tavrı bulamazsınız Aziz nesin, Yaşar kemal gibi ustalar her yazılarında onlarca bilmediğim kelime yazar ama “bu çocuk anlamını bilmiyordur ben daha anlaşılır hale getireyim” demezler. Açarsın sözlüğü bakarsın ne olduğunu öğrenirsin. Çünkü okur ile ilgili memnun etme kaygısı yoktur.
Tüm bunlarin yanısıra sözcük öbeklerinin kullanım hataları – Örn. Padişahın namaz saati gelmiş demesi. Bilirsiniz ki “Namaz’ın saati” olmaz “vakti” olur. Şeriat ile yönetilen İslam halefi bir imparatorluğun padişahına böyle bir cümle kurdurmak yazarın donanım eksikliğini ortaya koyar bence. -, Betimleden ısrarla kaçınma veya iki cümle ile dünyaları anlatma arzusu, Akıcı zaman mekan kaymalarının veya geçişlerinin acelecilikle kotarılıvermesi – ki bence bu kitabın konusunda en az üç cilt çıkardı. Bir an evvel bitirme telaşına anlam vermem mümkün olamadı. – yazarın edebi yönününde zayıf olduğunu düşündürttü bana.
Tehlikeli diyaloglar,
Özelikle Osmanlı erkanının kendi ararlında yaptığı sohbetleri kaleme alırken Kamuran’ın atladığı cok onemli noktalar vardı. Dialoglar her zaman kahramanların karakterlerine açılımlar yaparken; Heybetli ve güçlü karakterlerin, zayif, sıradan ve aciz bir dialoglar ile kendilerini ifade etmesi yine yazar en büyük açmazlarındadı. Ben okur olarak tasvirlerde yazarin gözüne; karakterlerin dialoglarında kahramanların gözüne bakmak isterim. Ancak Kamuran, tüm karakterleri, bizim mahallenin sakinleri gibi resmetmişti.
Dönemin baskın dini soylemleri, cihad vurguları gosterişli ve güçlü padişah, savaşçı konuşmaları yerine semt kabadayısının naraları ile ne yaptığını bilmez tıfıl bir oğlanın konuşmaları arasında gidip geliyordu.
Ah bu Yahudiler, vah bu Yahudiler…
Her zaman takdir ettiğim ve sosyal yaşam kültürleri ile beğendigim yahudilerin artık iç acıtan dramlarını okumak yerine başka yönleri ile ilgilenmek istiyorum. Bir çok insan Yahudiler söz konusu olunca ortak payda da çektikleri acıların büyüklüğünü kabul etmek zorundadır. Zaten Tanrı onları bu dünyada acı çekmeye ve sınanmaya mahkum kulları olarak tariflemişti. Ancak benim icin Yahudilik temelde bitmek tukenmek bilmeyen bir inanç, azim ve mütevazilik anlamına gelir. Bir Yahudi, - bu düşüncelerimde yetiştiğim ortamında büyük etkisi vardır. Yahudilerin iş ve sosyal yaşam tarzları ailemin derinden etkilendiği olgulardır - benim için dünyanın en çalışkan insanıdır. Saygılıdır, önce kendine, sonra karşısındakine değer verir ve tanıdığım hiçbir Yahudi çektiği acıların arkasına sinerek; duygusal olarak acınmayı beklemez. Oysa bu kitap baştan sona daha birçok örneği gibi Musa toplumunun gözyaşı dolu tarafına değinmektedir. Hatta sizlerin mutlaka dikkatini çekmiştir. Anne ve babalarımız şöyle güzel bir film olsa da ağlaya ağlaya izlesek dediğinizde önereceği tek seçenek Yahudi Soykırımı filmleridir.
Solmaz Kamuran bu acıları işlerken ne yazık ki kantarın topuzu kaçırmış ve bir çok yerde bana yuh dedirttiren sahnelere neden olmuştur. İnsanların halen işin bu yönünü ticari bir olgu olarak değerlendirmesi yahudilerin duygu sömürüsü yapmak arzusu değil, Yahudi olmayan yazarların acizliğidir.
Kitabın kahramanları – benim için domine karakter olarak Ester’in Moşe’den veya Raşel’den farkı yoktur. - başına gelen olasılıkları yüksek tüm yaşanamışlıkları o kadar hızlı, peşi sıra ve sıkıştırılmış olarak kaleme alınmıştı ki yorumumun başında da yazdığım gibi aynı ramsesi okurken hissetiklerimi hissettim. Yavan geldi. Bir roman mı yoksa dipnotlardan devşirme bir taslak mı okuyordum anlamadım. Olayların hızlı ve vurucu geçişleri arasında edebi anlamda hiçbir kaygı duymamıştı yazar. Zenginleştirme adına hiçbir tavır sergilememişti. Olan oldu; biten bitti havasında, baştan sona acıların kitabına dönüştürmüştü hikayeyi. Oysa bir trajedi için bulunmaz bir konuydu Kiraze’nin yaşadıkları
Dediğim gibi yazar işin kolayına kaçmış kendini zorlamadan bir kitap yazmış ve canım konuyu katletmişti gözümde. Gereksiz ihtiras sahneleri, garip aşk dakikalari, tek düzeliği ile şaşırtan erkan sohbetleri, bana pişmiş tavuğun başına gelenleri hissetiriyordu. Oysa, Angela’nın külleri böyle değil; Benden selam söyle anadolu’ya böyle değil; Gerald Messadie Musa’sı böyle değildi. İnsan okurken bir destanı, acılar ile yoğrulmuş insanları okuyordu. Ama edebiyatın temel kaynağı olan insan edebiyatını okuyordu.
Tarih romanı yazmak zor iş
Her yazılana tarih romanı demek daha zor…
Her yazılana tarih romanı demek daha zor…
Kiraze üzülürek okuduğum kitaplardan biri olarak kütüphaneme dahil oldu.
Üzüntüm tarihin tarihçilere, romanın edebiyatçılara bırakılmadığı bu toplumun bir parçası olmaktan,
Üzüntüm tarihin tarihçilere, romanın edebiyatçılara bırakılmadığı bu toplumun bir parçası olmaktan,
Onca yetenekli yazar şans beklerken inkilap kitabevinin Solmaz Kamuran’a şans tanımasından.
Şişirlmiş dönemsel reklam kampanyaları ile okur kapma telaşından
Bende musluman mahallesinde salyangoz sattığımın farkındayım ama Osmanlı gözdelerinin hayatlarını konu alan bir çok romanda olduğu gibi hedeflenen kitle ve ticari açlıklar, arz talep dengesini çok net ortaya koymaktadır. Kaba tabirle alan memnun satan memnun; sen niye geriliyorsun diyebilirsiniz. Ama işin içerisine tarih bilgileri girince kaynağın doğruluğu, yazılanların gerçekliği ister istemez açlık duyduğum noktalar oluyor.
Belki sorun, yazarın önsöze bu kitaptaki kişiler tarihin sayfalarından esinlenilmiş ancak hayali kahramanlardır. Benim kahramanalarım, Benim Ester’im, Benim Süleymanım, Burak Reisimdir dese çözülecektir.
Ancak açıp kitap ile yorumları okuduğunuz zaman, hedef kitlenin “ ben tarihimizin böyle olduğunu, bu kadar zevkli , kolay anlaşılır ve akıcı olduğunu tahmin etmezdim.” cümlelerine rastlarsınız ki; bu da kitabın insanlar üzerindeki yanlış bilgi tahribatının vahim boyutudur.
Ancak açıp kitap ile yorumları okuduğunuz zaman, hedef kitlenin “ ben tarihimizin böyle olduğunu, bu kadar zevkli , kolay anlaşılır ve akıcı olduğunu tahmin etmezdim.” cümlelerine rastlarsınız ki; bu da kitabın insanlar üzerindeki yanlış bilgi tahribatının vahim boyutudur.
Kiraze bence tarih romanı değildir, Romanımsı tarih ile tarihimsi roman arasında gidip gelen, kötü bir ornektir. Tarih bilmeyenleri öğrenmek istemeyenleri mesnetsiz bilgilerle doyuran bir ŞEYdir.
Bu tarz romanların sadece sanat fonksiyonu ile ilgilenmek takınabileceğim en iyimser yaklaşım olacaktır.
Not: Bu yazı 2006 yılında gerçekleşen bir toplantı için kaleme alınmıştı. Saçma sapan biryerde karşıma çıktı.

2 yorum:
Kiraze'yi okuyalı o kadar oldu mu? Zaman ne çabuk akıp gidiyor.
Bende altına attığım tarihi görünce şaşırmıştım.
Yaşlanıyoruz azizim...
Yorum Gönder