Dilenci Üzerine...

Necib Mahfuz’un dördüncü kitabı Dilenci önümde; az önce bitirdim. Hesapları altüst eden, insanı ordan oraya savuran bir kitap değil Dilenci. Tam aksine çok bilindik; çok sıradan bir aydın/erkek hikayesi. Bizim buralarda hikayenin kahramanına benzer onlarca örnek olduğu için hemen hemen tüm bölümlerde gözümde canlandırdığım siluetler tanıdık yüzlerden oluşuyordu.

Mahfuz’un her hikayesinde olduğu gibi kahramanlar yine Kahire’de yaşıyorlar. Bu kez derin bunalımın eşiğinde bir avukat kahramanımız. Ömer el Hamzavi evli, iki çocuk sahibi. Kızlarında biriyle özel bir ilişkisi var. Baba-kızın ortak paydası “şiir“. Bu yüzden birbirlerini herkesten cok daha iyi anladıklarını düşünüyorlar.

Ömer el Hamzavi’nin tarifsiz bir sıkıntısı var. Ne eşi, ne işi, ne geçmişi, kızları kendine yabancılaşmasını engelleyemiyor. Geri kalan hayatını yapmak istemediği şeylerle sürdürmek niyetinde değil Hamzavi. Ancak yapmak istediği şeylerin ne olduğunu da tam olarak bilemiyor. Doktora gidiyor, başka aşklara sığınıyor, yalanlar söylüyor, evi terkediyor; ama olmuyor; olmuyor. Düşmüş eski bir devrimci, eski bir şair... Sonra birgün yirmi yıldır hapis yatan arkadasi Osman Halil geliyor ve Hamzavi’nin yıkıntısı artık durdurulamaz bir boyuta taşınıyor. Sonrası hayalle karışık bir gerçeklikle örülüyor.Vardan yoka bir yolculuk. Hiç olmaya adanmış bir benlik. Öykü birçok açıdan varoluşçu simgeleri sorguluyor; bir diğer yandan ise sistemin, politikanın, rejimin kendi yarattığı mevki sahibi kudretli bireylerin nasıl derin bir mutsuzluk ile hayatlarını şekillendirdiğini gösteriyor. Dilenci şimdiye kadar okuduklarım arasından bir nebze daha farklı ve bencil bir kitap.

0 yorum: