Eşiğin bu tarafında üçüncü ayımı doldurdum. Mideme kronik bir bulantı saplanmış vaziyette. Bu durgunluk, bu sükunet artık katlanılamaz bir boyuta geldi. Artık evimi, odamı, defterlerimi, saçma sapan karalamalarımı özledim. Sokağa vurdum kendimi. Moda’ya gittim. Tramvay yolunu takip ettim. Bir ara beş altı kafadar onaltımetre kareye sığınmıştık. Ne kadar güzel olacaktı her şey. Lanet olsun. Öyle okkalı bir küfür salladım ki. Yanımda geçen kadın iğrenerek baktı bana.
Eve döndüm. Koltuğa geçtim. Televizyonu açtım ve akmaya başladım. O eblek herif çıktı; koca göbeğini koyduğu masasında başarı hikayesini anlatıyordu. “Ben Boğaziçi’nde okurken başarılı bir öğrenci değildim ama iyi fikrin kokusunu alırdım. Girişimciliğim ve ısrarcılığımla her türlü işe soyundum....” o bulantı yine saplandı. Koşarak tuvalete gittim. Bir parça girişim kustum.
Tekrar yerime geçip kanalı değiştirdim. Saçlarına aklar düşmüş adamın biri sarsıntıyla “Cemileeee..” diye bağırıyordu. Tekrar koşarak tuvalete gittim. Bir parça da dram kustum.
Koltuğuma döndüm. Televizyonu kapatıp ekrana bakmaya devam ettim. Sessizlik.
Eşiğin bu tarafında insan sessizleşirken; yaşamak zorunda olduğu çevresi çıldırmış durumda...
Geldiğim taraftaysa tam tersi...
Bu sebeple ...
Bir başıma çıldırmayı tercih ederim...

4 yorum:
"Saçma", bir şekilde gelip buluyor bizi.
"Saçma" her türlü şekilde gelip buluyor bizi...
Kendi düşmanının kendisi olduğunu neden bilmiyor insan.
İçimizde çoğul düşmanlarla geziyorken,kaşlarımızı çatıyor ve bir sigara tutuşturuyoruz parmaklarımıza,çözüm sigaramı?hayır...
Çözüm içimizde ve bizim kendi içimizi görmeye cesaretimiz yok.
Yok...
Gerçekten o cesaret yok...
Yorum Gönder