3 F ....

Caz Sözlüğü:

Flip :  1.Çılgınca çalmak; 2.Kafayı yemek; 3.Egzantrik 4. Joseph Edward "Flip" Phillips'in takma adı. Flip (One's) Wig - Karşısındakini şaşkına uğratacak biçimde çok hızlı ve mükemmel çalmak.

Funky : 1. Kirli, pis kokulu; 2. Kötü, seksi; 3. Özgün, gerçek, içten (Soulful ile eş anlamlı)

Fusion : İki farklı türün bir potada erimesinden ortaya çıkan melez müzik türü.

1990 Montreux Caz Festivali - Nina Simone Konser kaydıni izlendi....
Görsel: L. Afremov - Music Fight

Bütün Yort Savul'lar Üzerine...

Çanakkaleli Melâhat, bir bakıma, Halide Edip’ten daha değerli bana göre. Fakir anasıymış, ismi öyle geçiyor halk arasında. O da bir kahraman. Ben kamerayı Çanakkaleli Melâhat’ın omuzuna koyuyorum. Oradan bakıyorum. Hakiki ve doğru. En güzel şiirler kötülükten çıkar” Ece Ayhan,
 “Döküntüler, dışta bırakılanlar, düşürülenler, hal ve gidişi sıfır olanlar, yasaklananlar” Ece Ayhan’ın şiirlerine sıkılıkla konu ve konuk ettiği kişi, durum ve hallerdir. Belki de Ece Ayhan’ın herkesten ayıran bu tutum ve tavrıdır. Mesela onun için bu toplumun geceleri karanlık sokaklara itelediği, gündüzleri yok saydığı hayat kadınlarının yaşama savaşı, üzerinde hassasiyetle düşülmesi gereken sosyal bir sorundur. Sivil bir toplumda her türlü insanın bulunabileceğini belirten Ece Ayhan, Cumhuriyet’e bir de Çanakkaleli Melâhat’in gözüyle bakılması için yazmıştır “Melahat Geçilmez” şiirini .

Melahat Geçilmez...


Gazetelerde ak kara bir resmi otuz yıllık. Arkasında mülki taksimatlı bir harita. Komiserin odasında ağırlanırmış. 

Ve imparatoriçeliğinde bir vesikalık. Tombalacı Ceylan renkli çekmiş. Delikleri balmumuyla örterler. 

Gönderilen çelenklerde ‘Geçilmez’ yazılmıştı soyağacı. Küçük harflerle de ‘fuhşun anısına’. 

Çanakkaleli Melâhat’in törenine polis bandosu da katılmıştır.

ECE AYHAN 

Buğday Tanesinden işlenmiş bir sayfa...

Geçen gün elime bir sayfa yazı düştü; Buğday Tanesi'nden işlenmiş. Çok dar bir zamandaydım. Aldım hemen cebime attım. Yola devam ettim. Aradan günler geçse de cebimde sayfa, önümde telaş başka şeylere pay ettim kendimi. Unuttum hem cebimi, hem cebimdekini. Bir başka geçen gün, bir başka şey yazmak için üstümde başımda kağıt parçası ararken farkettim. Hatırladım. Sonra o an yapacağım şeyi unutarak cebimden çıkan yazıyı okudum. Kitaplar üzerine bir dizi soru; bir dizi soruya verilmiş bir dizi cevap vardı içinde. Sen olsan demiş sonunda, sen ne cevap verirdin? 

Bilmem dedim içinden. Bilmem ki ne cevap verirdim okumaya gerek duymadığım kitaplara? Ben, hiç gerek duymadım ki "gerek duymadığım kitapları" düşünmeye. Ama şunu cevaplayabilirim kesinlikle; ömrüm ne yazık ki yetmeyecek istediğim tüm kitapları bitirmeye. 

Her kitabı bitirişte demez elbette insan, "keşke daha önce okusaydım" diye. Anı yaşatmaz kitaplar; ana ortak eder değil mi?. An olur okuyan.O yüzden ne öncesi vardır okumanın ne sonrası benim için, yada ne önce okunması gereken ne de ertelenen. Ama mesela bir sabah kalkıp bir fabrikaya çalışmaya gitmeseydim ve günlerimi  zaman zengini geçirebilseydim. "Marcel Proust" okumak isterdim yavaş yavaş, ince ince. Zamanın izinde yolculuğa çıkmak isterdim telaşsız, koşturmasız cilt cilt. Ama yok. Yok işte. Tıpkı arayıp arayıp bulamadığım birkaç Yusuf Atılgan metni; eski basım unutulmuş bir oyunu gibi arayıp bulamıyorum o zamanı. Olsun ne yapalım şu an üzerinde çalıştığım birkaç Bilge Karasu kitabı teselli ediyor beni; elimi atınca yanımda olduğunu bildiğim Nazım Hikmet şiirleri...

Not: Bu karalama "Alınmış bir karar"a karşın; sadece Buğday Tanesi için yazıldı. Karar, bir daha çiğnenmeyecektir... 
Görsel Ameneh'e ait Branch of Wheat

Esmer ve İspanyol Üzerine...

Yine itirafların eşiğindeyim. Zaman herşeyi önüne bir bir koyuyor; burnunu sürtmedik taş bırakmıyor insana. Önemli olan görmek ve kabul etmek. –anlamak zorunda değilim.

Konu şuradan çıktı. Aslım’la artık sinemaya gitmediğimiz için sıklıkla film izliyoruz evde. Her önüme geleni de izlemediğim için bir hafta boyunca ders çalışıyorum şunlar bunlar izlenmeli, şunları bunları geçmeli diye... Kritelerim belli mümkün olduğunca yüksek bütçeli amerikan filmleri ile düşük seviyeli türk filmlerini es geçiyor; sevdiğim beğendiğim yönetmenlerin çalışmalarını arka arkaya izlemeyi tercih ediyorum. Festival filmlerine ağırlık veriyor; aradıklarımı The End veya Orta Dünya’da bulamayınca sinirleniyorum. Ezber bozan, cesur, yenilikçi, samimi ve tarzı olan filmler izlemeye özen gösteriyorum. Bu ve bunun gibi her türlü etkinliğimi “Benim küçük burjuvazim” başlığı altında topluyor;  kara kaplı defterime not alıyor, ahkamlar kesiyor, büyük büyük cümleler kuruyor, yeri geliyor heyecanla yeri geliyor korkuyla gelgitler yaşıyorum. Uzun lafın kısası “olan ben” ile “olmak isteyen ben” arasındaki uçurumu umitsizce kapatmaya uğraşıyorum.   

Sanatsal ve kültürel açlığımı doyurma kanallarından biri olan evde “Dünya sineması” izleme etkinliklerim her nedense ve nasıl oluyorsa mutlak suretle içinde Madrid, Barcelona, Valencia, Cordoba görüntüleri olan bir filme kayıyor; film soluksuz izleniyor ve elbetteki kayıtsız şartsız haftanın en beğenilen çalışması olarak kayda geçiyor. Hiç sekmeden bu öykü yıllardır böylece devam edip gidiyor.


İşte bu haftada Julio Medem’in bence harika, Aslım'ca gereksiz olan filmi "Sex and Lucia"’yı seyrettik. Film bittiğinde şiddetsiz ve bilindik bir tartışmanın içine düştük. Ben ısrarla filmin kahramanı olan yazarın, kendi öyküsünü kaleme alırken nasıl gerçeklikten beslendiğini; kurgu ile gerçek birbirine ne kadar yakın olursa kimin “yazan”, kimin “yazılan” olduğunun karışacağını ve yönetmenin bunu başarıyla verdiğini, kurduğu metaforlarla insanı öykünün içindeymiş gibi hissettirdiğini savunuyor. Arada Aslım’ın karşı çıkış cümlelerine küstahça gülüyor. “Hadi canım sende” “Yok artık; Sen izlerken uyudun galiba “ gibi sözlerle onu baskılamaya çalışıyordum. Elbette kazananı belli bir tartışma içerisinde olmak pek anlamlı değil ama ümit fukaranın ekmeği işte...


Ve son söz Aslım şöyle dedi: “İnsaf Burçin, Bana bunun neyini savunuyorsun. Yüz yirmi dakikalık filmden uzun uzun bakışmalar ile sevişme sahnelerini çıkart geriye en fazla yirmi dakika kalır ki; bu bile meselesini anlatmaya yeter ve artar bile. Bence sen kendine itiraf et artık bu filmi neden beğendiğini.... Çünkü ben gayet iyi biliyorum...”


Buyur bakalım burdan yak. Onca laf söz, onca entellektüel cümlelerle dolu betimlemenin sonucu gelinen nokta. Onun bildiği ve benim kendime itiraf etmem gereken "Neden".

Neden ?

Neden beğendim ben bu filmi? 

.... (düşünüyor ve buluyorum.Zaten biliyor ama itiraf etmiyordum.)

Çünkü ben bir "Esmer ve İspanyol" severim. İşte sana (bana) neden. 

Tantana etmenin manası yok basit bir erkeklik hali bu. İşte sana (bana) neden. 

Ben "Paz Vega" severim. 

Yıllar önce Alcala de Henares’te bir afişinin önünde kendisine vurulmuşluğum var.

 Julio Medem’miş, konuymuş, görsellikmiş, içerikmiş, metaformuş hepsi hikaye. 

Çünkü Paz Vega bu dünyadaki tüm esmer ve ispanyollar gibi güzel. Hatta "güzel" diye  betimlemek çok zayıf kalır. 

Bu kadın insanı uçurum eşiğine sürükler. 
Aşağı düşer ve mutlu ölürsün.

İşte sana (bana) neden. 

Tartışmayalım. Bütün erkekler aynıdır. Kabul ediyorum...

Modern Zamanların Kent Ozanları - Imogen Heap Üzerine...

Modern zamanların kent ozanları, bizim gibi kapalı (yarı-kapalı veya sadece bir kısmı açık –göbeği mesela-) toplumlarda ne yazık ki özgünlüğünü yaşayamaz. İyi ihtimalle “deli” diye yaftalanır; kötü ihtimalle ise kendine çeki düzen verdirilip  “memuriyet” hayatına mahkum edilir. Elbette bu kötü ihtimalde kendisi baş kabahatlidir. Ancak üzerinde durmak istediğim bu değil. 

Oysa modern zamanların kent ozanları dediğim insanlar, (sen) ben gibi durmaz hayatta, (sen) ben gibi bakmaz; (sen) ben gibi duymaz sesleri. Önce her sağ adımını atışta kauçuk tabanlı ayakkabısının çıkardığı gıcırtıyı duyar ve  yanından geçen adamın telefonda inanmadan bir başkasına “Haklısın..” demesini farkeder. Ardından sokağın sadece bir tarafının ağaçlandırıldığını ve o ağaçlarında ölü olduğunu görür; ve izlemeye devam eder kaldırım üzerinde öbeklenmiş lekeleri.... Yutkunup bir kahve almak için mola verir. Bir masaya oturur; bardağına şeker ekler; ama süt asla. Cebindeki not defterini çıkarıp masanın üzerine koyar... Kısa bir dinginlik hali ardından ilk yudumu alır ve yazmaya başlar. 

Az önce duyduğu  ayağındaki botun gıcırtısı, kentin boş sokaklarında yürüyen varlığının ispatıdır onun için. Ancak, bu ispatı sadece kendine yaptığından -ya da kendi kendine bir farkındalık yaşadığından- “derin yalnızlığı” aç bir kurt gibi saldırır yüreğine. Ölü ağaçların ardına saklar korkan hayalini. Ve fakat ne yazık ki bu yalnızlığı inanmadan kabul etmek zorunda kalır bir başkası adına; belki bu yüzden suçlar kendini, hayatına bir lekeli anlayış daha kattığı için...

Böyledir işte modern zamanların kent ozanları, bizim gibi kapalı (yarı-kapalı veya sadece bir kısmı açık -kıçı mesela-) toplumlarda ne yazık ki adı bilinmez; esamesi okunmaz. Oysa varsayalım Londra’da yaşasa; eminim biri ona “Imogen Heap” derdi. “Frou Frou” grubuyla müzik hayatına başlayıp ismini duyurmuş, sonra yolunu ayırıp ard arda besteler yapmış ve hatta üçüncü solo albümü ile uluslararası ödüller kazanmış, -haydi daha da abartalım- Istanbul’a, caz festivali kapsamında konser vermek için bile gelmiş olurdu (eminim). Bütün dünya şiirleri ve şarkıları ile yankılanırken; Istanbul’da (kapalı toplumumuzun bir tarafı açıkta kalmış bir ferdi) –sözde- caz meraklısı bir adam, evinde kırlaşmaya başlayan saçlarını kaşıyarak programda ilk defa farkettiği “Imogen Heap” ismini görür ve eşine dönüp “Bir konser var gidelim mi ?” der...Ve her şey sevgiyle başlar...(dayanılacak gibi değil farkındayım.)

Bu gözünün feri kaçmış fert, konser sonrası “yepyeni bir ses, doyurucu sözler ve zengin bir kent müziği” keşfettiğini sanarak kırlaşmaya başlamış saçlarını kurcalamaya devam eder; tiklidir ve eline kalemi alır. Gururludur aynı zamanda. Nasılda atmıştır ve tutturmuştur ama. -Zaten nadir tutturamaz ya neyse- Gece boyunca etkisinde kaldığı “Imogen Heap” üstüne methiyeler yazmaya karar verir. Ama başlamadan önce albümleri, anlayış ve felsefeleri hakkında daha detaylı bilgi almak için araştırmaya başlar. Kimdir bu Londra’dan gelen “Modern zamanların kent ozanları” ?

Bir kaç saat sonra görür ve anlar ki, bizim gibi kapalı (yarı-kapalı veya sadece bir kısmı açık –burnunun ucu mesela-) toplumların ne yazık ki dünyadan haberi yoktur. Kendi kendine gelin güvey olmaktan, kendi kendine yenilikçi olduğunu zannetmekten, kendi kendini kandırmaktan başka yeteneği  yoktur. Elinde kalemi, boş sayfaya bakarak şu ikilemi yaşar. “Şimdi Imogen Heap üzerine mi yazmalıyım; yoksa bu toplumun kendini bir halt sanan fertleri ve kayıp ozanları üzerine mi?”

Imogen Heap çalar bozgun odasında...”Half Life”

Not: Çok geç kalmış bir yazı daha ancak temize çekilebildi. Yazıklar olsun sana fert, Yazıklar olsun sana...

Yazarın Kitabı...

Yazarın kitabı, okuma ve yazma serüvenlerini okuyucuları ile paylaşan, birbirinden değerli yazarların bir araya gelerek kendi kalemleriyle hazırladıkları yazılardan oluşan karma bir çalışmadır. Projenin bir araya getiricisi Feridun Andaç cümleler ile çalışmayı tanıtır:

“Kitapta yazıları yer alan yazarlara; “Okuma seriveninden yazma eylemine uzanan yolunuzu anlatan birer deneme yazar mısınız?” sorusunu yöneltmiştim. Yıl 1992’ydi. Yazıların bazılarını o günlerde yayın yönetmenliğini yaptığım dergilerde, internette yayımlamıştım. Bazıları da, bana ulaşmış olmasına karşın, dosyamda kitap olmayı bekliyordu.

Evet, o günlerde düşünmüştüm böyle bir kitabı. Adları da çoğaltmıştım bu süre içerisinde. Siz burada, onlardan bir bölümünün dünyalarına yolculuğa çıkarken; bir de bakacaksınız ki yeni bir serüven kitabı ulaşacak elinize.

Dileğim, bu tür kitapların çoğalması. Yazarların bizlere açacağı kapıalrın hiç kapanmayacağını düşünmenizi de dileyerek…”

İlk bakışta yüklendiği amaç ve içeriğin samimiyeti, kitabın benzerlerinden ayrılmasını sağlıyor. En belirgin özelliği ise yazarların serüvenlerini kendi kalemleriyle dile getirmeleri.  Hemen hemen tüm yazarlar, önce okur olmak üzerine görüş ve yaşanmışlıklarını paylaşıyor yazılarında. Çünkü hepsinin ortak görüşü iyi bir yazar olmanın ilk ve en önemli koşulu çok iyi bir okur olmak üzerine kurulu.  İyi bir okur ve yazar olmanın kriterleri var mıdır peki ? Tüm bu yazarların serüvenleri okunduktan sonra insan kendisine iyi bir okur veya yazar olmanın reçetesini çıkarabilir mi ? Eğer bu tip soruları varsa merak edenlerin hem kitabı, hem de bu yazının devamını okumak ile vakit kaybetmemelerini isterim. Piyasada bu tip reçeteler sunan pek çok çalışmaya rastlamak mümkün. Ama “Yazarın Kitabı”reçete kategorisinden çok uzak bir yerde. Bundan sonraki satırlar soruları olmayanlar içindir.

Sıklıkla söylenen bazı yakınmalar vardır. “Hayat o kadar zor ve yorucu ki; bu tempo içerisinde okumaya vakit bulamıyorum. Oysa bilsen nasıl okumak istiyorum.” Tanıdık mı? Ben bu cümleyi sarfedenlere samimiyetimizin derecesine bakmaksızın “Bu cümleyi geçenlerde bir yerde okudum” demek istiyorum ve hemen kurguya başlıyorum. Merakla yüzüme bakıp cümlemin devamını bekliyorlar. ”Hatırladım hatırladım. Aynı cümle Türk dil kurumunun sözlüğünde yazıyordu. Hani şu kelime anlamını daha iyi açıklamak için verilen örnek cümleler vardır ya. Onlardan biri işte. Dur bakayım  kelime neydi ?... Hatirladim. Safsata...” Gerçekten “Safsata”dır bu ve benzeri cümleler. 

Okumak isteyen insan zamandan, tempodan, yoğunluktan yakınmaz. Çünkü bu yakınmayı yapacak vakti yoktur. O arada okuma eylemi içerisindedir. Her allahın günü otobüse binip camdan aynı sokağa boş gözlerle bakmaz; Her allahın gecesi televizyonun karşısında aynı kutuları açıp ; aynı dizileri izlemez; “Biraz dinlenmeliyim” deyip bacakları uzatarak koltuğa, gözleri tavana dikmez. Okumak isteyen insan bunları “kesinlikle yapmaz” anlami çıkmasın sakın; hepimizin kimi zaman bu tip “durma”lara ihtiyacı vardır. Önemli olan durmaların arkasına saklanıp; oldugumuzdan farklı davranmamak. Kimi vardır sevmez okumayı; kimi vardır durmaz okumadan. Okumadan duramayan kalkıp “televizyon seyretmeye vakit bulamıyorum” demiyorsa; sevmeyen de zamansızlığa sığınmamalıdır. Zaman görecedir; öncelikler belirleyici.

“Yazarın Kitabı”nda okuma aşklarını anlatan her yazarın; her ne hikmetse tutundukları tek dal kitaplar. Kendilerini buldukları ve kendilerini ifade ettikleri tek yol. Her biri,  ekmek gibi su gibi muhtaç okumaya ve duvarları yıkmış sel gibi durdurulamaz yazmaya. Her biri yaşarken sayfalara gömülen ve ölümsüzleşen. Her biri biraz sen biraz ben.

Özgürlükten Kaçış Üzerine...

Erich Fromm hemen hemen tüm eserlerinde çıkış noktası olarak sosyolojiyi benimsemiş ve insanın doğadan ve birbirinden kopmuş olması sonucu kendisini yalnız ve soyutlanmış hissettiği görüşünü savunmuştur. Fromm’a göre soyutlanmış olmak insanlığın ayırıcı özelliklerinden biridir; diğer hayvan türlerinde rastlanmaz.

İşte bu soyutlanmanın ışığında Özgürlükten Kaçış isimli yapıtında, tarih boyunca insanın giderek daha fazla özgürlük kazandığını fakat bunun karşılığında yalnızlaşarak ağır bir bedel ödediğini savunur. En temelde bu bedel anne – çocuk ilişkisine indirger. Annesinin bedeninden dünyaya gelen çocuk doğum ile birlikte özgürlüğüne kavuşur. Bir süre daha ayrı bedenlerde ancak derin bağlar ile ilişki devam eder. Ancak çocuk zamanla bu bağları koparacak ve özgürlük alanını genişletecektir. Ancak bunun yanısıra yalnızlık ve çaresizlik duyguları ile tanışacak ve yaşamını sürdürecektir.

Fromm’un toplumsal yaklaşımına göre, feodalizm, kapitalizm, faşizm, sosyalizm ve komünizm gibi toplum biçimleri, insanın özgür olma isteğiyle bağımlılığı yeğlemesinin yarattığı çelişkilere çözüm getirebilmek amacı ve umuduyla geliştirilmiş başarısız girişimlerdir. 

Fromm, insanın varoluş koşullarından kaynaklanan gereksinimleri tanımlanması ile ruhun anlaşılabileceğini savunur. Bunlar ilişki, aşkınlık, kimlik, köklülük ve yönelim gereksinimleridir.

“Yüzyıllarca süren savaşımlardan sonra insan, düşlenmeyen ölçülerde büyük bir nesnel ürünler bolluğu oluşturmayı başarmıştır; dünyanın çeşitli kesimlerinde demokratik topluluklar kurulmuş ve son günlerde,yeni totaliter oyunlara karşı kendini savunma çabasından zaferle çıkmıştır; yine de Özgürlükten Kaçış’taki çözümlemenin de gösterdiği gibi, çağdaş insan hala kaygılıdır, hala kendi özgürlüğünü her türlü buyurganların eline bırakmaya, ya da kendini makinenin küçük bir dişlisine dönüştürerek özgürlüğünü yitirmeye, iyi beslenen ve iyi giyinen, buna karşın özgür bir insan değil de bir robot olmaya doğru kışkırtılmaktadır.”