Yine itirafların eşiğindeyim. Zaman herşeyi önüne bir bir koyuyor; burnunu sürtmedik taş bırakmıyor insana. Önemli olan görmek ve kabul etmek. –anlamak zorunda değilim.
Konu şuradan çıktı. Aslım’la artık sinemaya gitmediğimiz için sıklıkla film izliyoruz evde. Her önüme geleni de izlemediğim için bir hafta boyunca ders çalışıyorum şunlar bunlar izlenmeli, şunları bunları geçmeli diye... Kritelerim belli mümkün olduğunca yüksek bütçeli amerikan filmleri ile düşük seviyeli türk filmlerini es geçiyor; sevdiğim beğendiğim yönetmenlerin çalışmalarını arka arkaya izlemeyi tercih ediyorum. Festival filmlerine ağırlık veriyor; aradıklarımı The End veya Orta Dünya’da bulamayınca sinirleniyorum. Ezber bozan, cesur, yenilikçi, samimi ve tarzı olan filmler izlemeye özen gösteriyorum. Bu ve bunun gibi her türlü etkinliğimi “Benim küçük burjuvazim” başlığı altında topluyor; kara kaplı defterime not alıyor, ahkamlar kesiyor, büyük büyük cümleler kuruyor, yeri geliyor heyecanla yeri geliyor korkuyla gelgitler yaşıyorum. Uzun lafın kısası “olan ben” ile “olmak isteyen ben” arasındaki uçurumu umitsizce kapatmaya uğraşıyorum.
Sanatsal ve kültürel açlığımı doyurma kanallarından biri olan evde “Dünya sineması” izleme etkinliklerim her nedense ve nasıl oluyorsa mutlak suretle içinde Madrid, Barcelona, Valencia, Cordoba görüntüleri olan bir filme kayıyor; film soluksuz izleniyor ve elbetteki kayıtsız şartsız haftanın en beğenilen çalışması olarak kayda geçiyor. Hiç sekmeden bu öykü yıllardır böylece devam edip gidiyor.
İşte bu haftada Julio Medem’in bence harika, Aslım'ca gereksiz olan filmi "Sex and Lucia"’yı seyrettik. Film bittiğinde şiddetsiz ve bilindik bir tartışmanın içine düştük. Ben ısrarla filmin kahramanı olan yazarın, kendi öyküsünü kaleme alırken nasıl gerçeklikten beslendiğini; kurgu ile gerçek birbirine ne kadar yakın olursa kimin “yazan”, kimin “yazılan” olduğunun karışacağını ve yönetmenin bunu başarıyla verdiğini, kurduğu metaforlarla insanı öykünün içindeymiş gibi hissettirdiğini savunuyor. Arada Aslım’ın karşı çıkış cümlelerine küstahça gülüyor. “Hadi canım sende” “Yok artık; Sen izlerken uyudun galiba “ gibi sözlerle onu baskılamaya çalışıyordum. Elbette kazananı belli bir tartışma içerisinde olmak pek anlamlı değil ama ümit fukaranın ekmeği işte...
Ve son söz Aslım şöyle dedi: “İnsaf Burçin, Bana bunun neyini savunuyorsun. Yüz yirmi dakikalık filmden uzun uzun bakışmalar ile sevişme sahnelerini çıkart geriye en fazla yirmi dakika kalır ki; bu bile meselesini anlatmaya yeter ve artar bile. Bence sen kendine itiraf et artık bu filmi neden beğendiğini.... Çünkü ben gayet iyi biliyorum...”
Buyur bakalım burdan yak. Onca laf söz, onca entellektüel cümlelerle dolu betimlemenin sonucu gelinen nokta. Onun bildiği ve benim kendime itiraf etmem gereken "Neden".
Neden ?
Neden beğendim ben bu filmi?
.... (düşünüyor ve buluyorum.Zaten biliyor ama itiraf etmiyordum.)
Çünkü ben bir "Esmer ve İspanyol" severim. İşte sana (bana) neden.
Tantana etmenin manası yok basit bir erkeklik hali bu. İşte sana (bana) neden.
Ben "Paz Vega" severim.
Yıllar önce Alcala de Henares’te bir afişinin önünde kendisine vurulmuşluğum var.
Julio Medem’miş, konuymuş, görsellikmiş, içerikmiş, metaformuş hepsi hikaye.
Çünkü Paz Vega bu dünyadaki tüm esmer ve ispanyollar gibi güzel. Hatta "güzel" diye betimlemek çok zayıf kalır.
Bu kadın insanı uçurum eşiğine sürükler.
Aşağı düşer ve mutlu ölürsün.
İşte sana (bana) neden.
Tartışmayalım. Bütün erkekler aynıdır. Kabul ediyorum...