
Bu kısa yolculuğun kötü adamı kim?
Imran, Yasemin ve ben, arabadayız. Kadıköy'e gidiyoruz. Bugün "Bu filmin kötü adamı benim" kitabını tartışacağız. Hava soğuk, yol şartları çetin. Çünkü yanımda Imran oturuyor. Yirmi dakikalık yol boyunca Imran'ın "Aman hocam araba çıkıyor !" "Aman hocam balata mı koktu?" "Kardeşim niye burdan gidiyorsun?" "Hopp, hopp", "dur dur", "yavaş yavaş" gibi müdahalelerine maruz kalıyorum. Ehliyetimi aldıktan 10 yıl sonra yeni bir direksiyon sınavına girmiş gibi terliyorum. "Insaf birader" diyorum. "Bir daha arkada oturacaksın; olmadı bagaja." Arada aynadan Yasemin'e bakıyorum. Halimize gülüyor.
Bu Isis'in kötü adamı kim ?
Isis'teyiz yirmi dakikalık bir gecikme ile toplantımız başlayacak. Eylem, ben, Imran, Ishak, Olcay, Bahadır, Yasemin ve Tugba diziliyoruz masaların etrafına. Annemizi cam kenarı, sıcak petek yanıma yerleştiriyoruz ki; Pırıl bebek üşümesin. Devrim merdivenleri çıkıyor. Hoş geldinler, beş gittinler. "Meltem" diyor. "Yoldaymış geliyor..." Başlıyoruz sohbete havadan sudan. Eylem geçen gece gittiği kulüpte gözlerine inanamadan seyrettiği bir "hanımefendiyi" anlatıyor. Hemen ardında masamızdan neoliberaller için bir alkış kopuyor. Tugba'nın şekeri düşüyor; Yasemin'in çantadan bir poşet dolusu kurabiye çıkıyor. Bir alkışta fedakar anneler için kopuyor. Ve sonunda Meltem kırmızı bir burunla gelip masanın başına oturuyor. Kadro tamam. Aramızda olmayanlar için "Keşke olsalardı..." diye cümleler kuruyor; Volkan'a bir küfür sallıyor ve toplantıya başlıyoruz.
Bu toplantının kötü adamı kim?
Önümde kitabım; elimin altında kara kaplı defterim ile bir yanımda Eylem, bir yanımda Imran kapana kısılmış başlıyorum açılış konuşmasına. Vey efendim Murat Gülsoy kimmiş? Ben bu adamı niye seçmişim? Niye severmişim? Hayalet gemiden giriyorum. Sait Faik ödülünden çıkıyorum. Bir çoşku; bir sevgi seli. Kimse ben gibi bakmıyor ama. Belli fırtına kopacak. Geriliyorum. Ve diyorum "... işte bu yüzden seçtim bu kitabı. Şimdi sizin fikirlerinizi alayım. Sonra tekrar devam ederim." ama içimden sessizce ekliyorum hemen. "Tabi derman bırakırlarsa..."
Sağ baştan say !!! 1....
Imran efendi alıyor eline sazı; ama sapı kısa. "Kitabın tamamını okumasam da çok beğendim diyemiyorum..." Bak bak bak. Cümleye bak. Biri aforizma peşinde. Bu cümle böyle mi kurulur ? Şu izlenime kapıyı aralıyor beyefendi: "Kitabın tamamını okusaydım; çok beğendim diyebilirdim..." İmran efendi, biz kaçın kurrasıyız. Beyimiz, toplantının gidişatına göre karar verecek; yarım kalmış kitabını cemaat beğendiyse okuyacak bitirecek; beğenmediyse "Ben demiştim" diyecek. Hey hey hey. Seni gidi tilki doktor. Sen giderken biz dönüyorduk diyecem ama olmayacak farkındayım. Bu yüzden bende inadına sıkıştırıyorum. "Neden ? Neden ? Neden?" Sonunda beklediğim patlama adım adım dökülüyor Imran'ın dudaklarından "Hocam bu öğretim görevlileri bilim yapsın edebiyat değil; her öğrenciye zorla kitap aldırır bunlar; öğrenci de yalakalıktan basar parayı hocam ne güzel yazmışsın der. Hoca'da kendini birşey sanar. Bilim yapın kardeşim BİLİM !!! (Küttt... Masaya yumruk çakıyor.) Tamam artık Ishak'a geçebiliriz... Ben bu toplantı sonunda sağ çıkmam diyorum kendi kendime; oysa daha çok gencim...
Şu bizim grubumuzda herkesi severim bilirsiniz. Ama Ishak. Onun yeri bambaşkadır. O bir ... Nasıl diyeyim? Asaleti vardır. Adamın kurduğu her cümle uzun uzun üzerinde düşünülmüş; tane tane söylenmiş sözlerdir. Volkan mesela konuştuğunda "tüh yine yanıma sözlük almadım" diye üzülürüm. Ishak oyle değildir. Paldır küldür okumaz kitabı. Özümser. İçine girer. Detaylara takılır. Uğraşır. Emek harcar kardeşim. Imran gibi yüzyirmi sayfa okuyup; cakalanmaz. O naiftir. En sert eleştirisinde bile onare eder kitap sahibini. Saldırganlık, acımasızlık yoktur hamurunda. Ishak başkadır. Bambaşkadır. Bu cümlelerimden anlaşıldığı üzere Sevgili Ishak seçtiğim bu güzel kitabı çok beğenmiştir. Sadece Erich Fromm - Sevme sanatı ile bağlantıyı kuramamıştır ki, bu onun kabahati değildir. Sevgili Ishak'ım Bay Kartoteks'in hikayesini, Neşideler Neşidesi eşiliğindeki bölümü, kitabın hemen başındaki Ayşe Solmaz'ın intiharını çok beğenmiştir. Bende şu notu düşmüşüm kara kaplı defterim. "Ishak'a methiyeler dolu bir paragraf yazılacak..."
Gelelim Devrim'e. Şimdi Devrim bizim grubun en ilginç, en şaşırtıcı, en acayip adamıdır. Kitabı tam olarak beğendiğini söylememiştir.Acayipliği bundandır. Ama beğenmedim de dememiştir. Şaşırtıcılığı da bundan. Devrim kitaptan rahatsız olmuştur.İşte buda ilginç tarafıdır. Not alıyorum toplantının en kritik saptaması. "Rahatsızlık". Şöyle devam eder Devrim. "...bence sanat yapmak için kurguyu karmaşık tutmuş.... Zaman örgülerinin iç içe sarılması. Kim gerçekti? kim hayaldi? Kaç hikaye iç içeydi.Rahatsız etti...Baba - oğul hesaplaşmasından öte birşey vardı. Fromm der ki...(not Sevme Sanatı kitabını getirmiştir yanında; hemde orjinal Almanca) Anne sevgisi için çocuğun var olması yeterli bir sebeptir. Ancak baba için sevgisinin hakedilmesi gerekir. Yani çocuk emek harcamak zorundadır babası tarafından sevilmek için. Tıpkı bir gölge oyunu gibi..."
Meltem, canım benim. O da kitabımı çok beğenmiştir. Hatta arka arkaya Gülsoy okumayı kafasına koymuştur. Meltem'in ilk saptaması kitap ile ilgili hormonaldir. "Kitap buram buram Testesteron kokuyor...." Buyrun doğru bir saptama daha. Bu bir erkek kitabı. Kötü adam kitabı.Ve devam eder..." ... Çok doğal, düşündüğü gibi yazmış, çok rahat okunan bir kitap. Giriş bölümü çok başarılı ama ben hep kitap boyunca Defne'nin intihar edeceğini düşünmüştüm. Çünkü o bölümdeki kızın adını romanı okurken hatırlamıyordum. Sadece intihar eden bir kadın olduğuna şartlanmıştım. Ayşe'nin yanı ana karakterlerin dışında en uçta bir karakterin bu şekilde intihar etmesi ve öyküye bu şekilde dahil olması kurgunun başarısıdır. .... Hatta Önder insanları kullanma üzerine bir hayat kurmuş. Bunu biliyor bundan rahatsız. Bu noktada aklıma "Dövüş kulübü" filmi geldi. O ikilemi yaşayan bir adam; bir kendisi; bir de olmak istediği arasında sıkışmışlık..... Kitabın küçük hikayelerini çok başarılı buldum. "Bir kızılderili der ki..." ile başlayan saptamalara bayıldım. ...."
Evet kabusa döneşeceğini düşündüğüm bu toplantı şimdilik harika gidiyor - benim açımdan - Ama daha Yasemin, Tugba konuşmadı elbette.
Canım kardeşlerim Olcayım Karaoğlanım ve Bahadırım Motorcum. Kitabı okumamış ve hatta almamışlar dahi. Olsun varsın varlıkları yeter. Çünkü bugün bu toplantı çok keyifli geçti ise onların sayesindedir. Sıra tam onlara geldiğinde bir mola verdik. Bir mola ki evlere şenlik...
Tugba toplantının başından bu yana Olcay'ıma takılmakta; Olcay'ım da ısrarlar onu tırtıklamakta idi. Bir ara Olcay çok fena yakaladı. Tugba'nın bir dönem hayatına giren küçük taşlar, o taşların bardaklara girişi o bardaklara su koyuluşu, o sulardan içilip binbir türlü fantastik beklenti içine girilmesi üzerine masamız kahkahalar atıyordu. Elbette bu Tugba'nın bitmek tukenmek bilmeyen hosgorusu sayesinde oluyordu tum bunlar. Cunku gerçekten Tugba çok takdir edilesi bir dostumuzdur. Her neyse, Meltem bu taşlara ve içinden su içilmesi olgusuna bir "satış stratejisti" olarak yaklaşarak. Şöyle dedi. "Tugba sana birşey diyeyim mi? Esasında bu taşlar gebe kalmaya veya iktidarsızlağa çaredir dersek çok iyi para kazanırız..." Tamam işte Meltem pazar araştırmasını yapmış, eksiği saptamış..." Tugba şöyle cevap verir. "Gebelikte işe yarayabilir. Ama iktidarsızlık sorunu için daha otuz seneye ihtiyacımız var".
İşte burası toplantımızın kopuş noktasıdır. Çünkü Bahadır, Tugba'dan çıkan otuz sene lafını duyunca şaşkın bir yüz ifadesi ile hesap yapmaya başlar "Acaba otuz yıl sonra kaç yaşında olacağım?" diye. Ben bunu yakalar ve ifşa ederim. Herkes takır takır gülmeye başlar ve konu gülmekten hatırlamıyorum bir şekilde "mavi hap"lara gelir. Biraz duruluruz sakinleriz. Ancak öldürücü darbeyi Devrim yapar.
"Ya biliyor musunuz o mavi hapların suda eriyenlerini yapmışlar... Evet evet çaya falan atabiliyormuşsun" ... DUR... ben buna inandım. Ama benim suçum değil; Devrim çok inandırıcı idi. Zaten bu iki saniyelik inanma idi. ardından devam etti.
"..evet evet çaya atıp karıştırıyorsun. Gerçi insanlar üzerinde işe yaramıyormuş ama bisküviyi falan batırtığında yumuşamıyormuş"... DUR... işte tam burada iki saniyelik daha sessizlik oldu. Anladım ki herkes inanmış hikayenin başına ve ardında öyle büyük bir gürültü ile kahkahalar böğrümüzden taştı ki. gül gül gül gül .. Toplantının geri kalanında bir daha normale dönemeyeceğimizi düşündüm.
Ama döndük...Çok şükür...
Sıra Yasemin'e gelmişti. Yasemin önce sevgili kocasına methiyeler sunarak başladı konuşmasına. "...Gördüm ki biz birlikte yaşaya yaşaya artık aynı şeyleri düşünür olmuşuz....Tek beden, tek vücut olmuşuz... " Aman tanrım bunlar karı koca beni öldürecek...." İmran ne diyorsa aynısına katılıyorum." Yahu böyle kitap yorumu mu olur? Israrlı itirazlarım sonucu biraz daha genişletiyor düşüncelerini. " Ya ne diyeyim ki. Zaten bütün erkekler aynı... İlkin Kuş dili e-kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu bende beklentiyi yükseltti. Sonra ilk bölümü okudum dedim ki çok iyi bir kitap olacak. Ama sonra olmadı. Klişe, aynı kaygıların dön dolaş sunulması.Yaratıcı olacağım diye zorlamış kendisini. aralarda hikayeler serpiştirmiş ama olmamış..." arada Imran hışımla söze atılıyor tek beden tek vucut olduklarından. "Hocam ZAYIF işte bu kitap..." Kan beynime sıçrıyor. Yutkunuyorum. Hukukumuz var. Susuyorum. İçimden diyorum ki Imran seninle oturur birgün daha rakı balık yaparız. Bak o zaman ben seni ne yapacağım. Dayanamıyorum mesnetsiz bir tehdit sallıyorum. "Bakın kızınız elimizde bir telefonuma bakar...." - Not: toplantıya gelmeden önce Dünyalar güzeli Duru, evde Defnem ile oynamak için bize gelmişti. Başlarında da Aslım evde bizi bekliyorlar... -
Söz en sonunda taze anne, neşe kaynağı, müthiş insan Tuğba'da. Alıyor eline sazı. Alt kitaptan giriyor, Issız adamdan çıkıyor. Adettendir ne yapıyor, ne ediyor konuyu mutlaka Cihangir'e getiriyor; araya mutlaka Elif Şafak'ı serpiştiriyor. İş tecrübeleri, hamilelik halleri, televizyon dizileri, mesnevi, sudaki taşlar, balık izlerinin sesleri...anlatıyor da anlatıyor... son yazdığım cümledekilerin hiçbirinden bahsetmiyor belki ama ben bahsediyormuş gibisinden not etmek istedim Tugba'mın -a,-e,-ı,-i hallerini. Yaklaşık yirmiüç dakika konuşuyor. Ben artık not almayı bırakmışım. Uydururum birşeyler diyorum içimden.
Sonunda zannedersem anlıyorum. O da kitabı beğenmemiş. Bir daha da Gülsoy okumazmış. Eksi haneye bir yazar daha eklenmiş...
Ve son olarak sıra Eylem'e geliyor. Eylem'in saclar uzamış. Bir güzellik, bir şirinlik üzerinde sanki aşka düşmüş gibi. Işıl ışıl. Pırıl pırıl yüzü. Bir de tabi benim yeni lenslerim çok gösteriyor hayatı onunda etkisi var. Bir umutla tekrar elime kalemi alıyorum. Eylem diyor ben yazıyorum...
"...Bıktım ben artık kırk yaşına gelmiş ve hala varoluş problemleri yaşayan bu erkeklerden. Bunlar çok küçük zümreler. Dertleri sıkıntıları yok, rahat batıyor. Küçük burjuvaların bitmek tükenmek bilmeyen bunalımları bunlar..."
O şirin , o güzel insan gitmiş yerine Medusa gibi birşey gelmiş. Yanında oturduğum için endişeye kapılıyorum; bitki çayını şimdi kafamdan aşağıya boşaltacak diye. Artık dayanamıyorum bende sinirleniyorum. Bir boşalma yaşıyorum. "bıdı bıdı bıdı... sen sorunlarını halletmiş olabilirsin ama herkes senin kadar şanslı değil. Bunu kırk yaşına gelse de çözemeyenler var...bıdı bıdı..." Eylem diğer arkadaslara donup " ben size ne dedim toplantıdan önce. Kesin Burçin kendinden bir şeyler bulmuştur bu kitapta demedim mi? ha ha ha..."
Melek yüzlü şeytan seni, beni tongaya bastırdım. Bin psikiyatriste gitsem binine de itiraf etmeyeceğim karanlıklarımı senin oyunun yüzünden herkesin gözü önünde şakır şakır anlattırdın. Ağlamak istiyorum. Kalkıp gitmem gerek ama beni aralarına almışlar; kıskaçtayım; onumede masa koymuşlar kalkamıyorum.
Halime acıyan birkaç dostum bana destek oluyorlar. Bahadır elimi tutup biz seni boyle seviyoruz diyor. Sonra ikinci tura başlıyoruz toplantıda. Konu yazı ve yazma eylemine kadar varıyor.Elektronik kitaplar üzerine de kısadan bir tartışmaya giriyoruz. Dakikalar su gibi geçiyor. Tadı damağımda kalan, uzun zamandır keyif almadığım kadar keyifli bir toplantı daha geçiriyorum.
Eve dönüyoruz. Ardından Aslı ile Defne'mi alıp Tuzla'ya gidiyor; annemin doğumgününü kutluyoruz. Aklım evde; bir an evvel eve dönüp yazmak istiyorum. Anlaşıldığı üzere yarın sabah beşbuçukta kalkmak zorunda olsam dahi şu anda yazıyorum. Ve bir itirafta daha bulunmak istiyorum.
Ben çok şanslı bir insanım. Çünkü çevrem mükemmel insanlarla dolu. Ve hayat ancak onlarla yaşanılır bir halde...
Bu güzel toplantı için teşekkür ederim...
Her daim dostunuz, yaşı kırka dayanmış ancak bir türlü varoluş sorgusunu tamamlayamamış ben.
Sevgilerle...