İki Sıfır Bir Sıfır Elde Var Sıfır...

Senin gibi başlangıçları seven birinin bir "yeni sene" yazısı için bir türlü başlangıç yapamaması ilginç bir durum. Günlerdir yazamıyorsunbu yazıyı. Garip... Oysa yapman gereken bu sene yapamadıklarını önümüzdeki seneye yükleyip; bir türlü alamadığın kararlar için yeni tarihler belirlemek. Hepsi bu.


Hatırlasana her sene kara kapı deftere yazıyordun. Süze süze, sıka sıka hap haline getirdiğin radikal kararlarını üstelik gerçekleştirememe bahaneleri ile birlikte önceden hazırlayarak not alıyordun. Ertesi gün hepsini unutup üstüne çizgi çekiyor; yeni planlar, yeni istekler, yeni kararlar yazıyordun temiz sayfalara. Elbette inanıyordun her birine. Laf mı şimdi bu düşündüğün ?

Gel gör ki bu gece aynı kalemle, aynı deftere aynı satırları yazamıyorsun. Ne o yoksa korkuyor musun?


Bu gece, saatler kala eski senenin devrilmesine, bir kayıtsızlık örtülü üzerinde. Evdesin. Odanda. Astor Piazolla dinliyorsun şimdi. "Oblivion". İşte sana neden. "Oblivion!!!". Bu şarkı, biten yılın sende bıraktığı tortu bu. Bak önüne bir bardakta şarabın var masanın üzerinde biraz öküzgözü, biraz kalecik karası. Gördün mü ihtiyacın olan herşey elinin altında zaten.

Bu yüzden iyisi mi sen koşturma bari bu sene be adam. Kabul et ikiye bölünmüşlüğünü. Fayda sağla bu işten. Bir çizgiroman kahramanı gibi gündüzleri normalmiş gibi yaşa; geceleri neye istersen ona dönüş kaleminle. Bir tarafın Öküzgözü içsin; diğer tarafın Kalecik Karası. Yalnız insanlıktan çıkma bu sene yeter.


Not: Resim, Ryan Seslow'un "Mutlu Yeni Seneler" için hazırladığı "Study for next" isimli eserdir.

Çalışkanlar, Ezberciler ve Yaratıcılar Üzerine - II

Bu yazı Sn. Işık'a ait "Çalışkanlar, Ezberciler ve Yaratıcılar" yazısı üzerine hazırlanmıştır.
Her toplumun, bireylerini şekillendirirken çalışkanlarını, ezbercilerini ve yaratıcılarını kendi geleneksel anlayışlarına göre konumlandırdığını düşünüyorum. Her toplum yine yılların vermiş olduğu birikim ve anlayış ile bu çalışkanlara, ezbercilere ve yaratıcılara farklı anlamlar ve görevler yüklüyor. Üzerinde yaşadığımız, suyunu içtiğimiz, yetiştiğimiz, düşündüğümüz ve şekillendiğimiz topraklarda ise çalışkanların, ezbercilerin ve yaratıcıların değerleri, olması gerekenden çok farklı anlamlar taşıyor.

Yazınızı bu gözle, bu toplumun bir parçası olarak değerlendirmek ama fikirlerimi arzu ettiğim toplumun bir hayali olarak paylaşmak istiyorum. Ben yaşadığım bu toplumdan şikayetçiyim. Çünkü tam da sizin dediğiniz anlamlar yüklü çalışkanlar, ezberciler ve yaratıcılar üzerinde. Yazınızdan sonra çok düşündüm üzerinde. Esasında her zaman şikayet ettiğim bir olguyu yazınız sayesinde daha detaylı irdeleme fırsatı buldum ve en sevdiğim soru ile başladım. Neden ?

Neden bu memleket ezbercileri seviyor? Neden bu toprakta çalışkan olmak anlam değiştirmiş? Neden bu ülkede yaratıcılar sadece tembel ve haylazlardan çıkar diye bir anlayış var? Tüm bu sorulara ve bunların doğuracağı alt sorulara verilecek yüzlerce cevap olabilir. Ama ben hepsinin tek bir çatı altında toplanabileceğini düşünüyorum ve bunu açıklamaya çalışırken yazdıklarınız içerisinde sizden ayrıldığım; aynı görüşe sahip olmadığım konular oluyor.

Özgürlük

Bu ülkenin en önemli gereksinimi yaratıcı insanlardır. Üstelik ben yaratıcılığın birkaç seçilmişe has bir yetenek olduğunu düşünmüyor. Tam aksine her insanın yaratıcı olarak doğduğuna inanmaktayım. Ancak içinde bulunduğumuz toplum, yetişme tarzı ve bir çok diğer önemli etken sayesinde yaratıcılığın beslenme sorunu yaşadığı görüşündeyim. Yaratıcılık ancak ve ancak özgür ve serbest, açık görüşlü ve otoriteden yoksun ortamlarda gelişebilir. Toplum tarafında dışlanan, haylaz ve tembel diye yaftalanan kişilerin tekelinde olmamalıdır. Zaten bu anlayış bizim toplumumuzun bilincimize farkettirmeden kazıdığı büyük bir yalandır. Tıpkı çalışan-çalışkan insanların kurnazlık ile birlikte anılması gibi. Şimdi fotoğrafı geniş açılı bir objektif ile çekmeye çalışalım. Bir toplumuz ki atı, avradı ve silahı güç göstergesi olarak belirlemiş. Bir toplumuz ki otoriter bir yönetim ile yüzyıllar yaşamış, her bir bireyinin yüreğine korku ekmiş, her farklı sesi susturmuş, her karşı duranı bastırmış, doğruyu değil çıkarı ön plana sunmuş, sonra birgün silkinmiş ve bağımsızlığı için kan dökmüş, bunu başarmış ama devrimlerini sürekli kılamamış, en aydın dediklerimiz bile yine silahtan, yine otoriteden medet ummuş, bu otoriteye on sene ara ile üç kez bileklerini uzatıp damarlarını kestirmiş. Yetmemiş üretmek yerine getirmeyi, yaratmak yerine kopyalamayı tercih etmiş. Baskıdan kaçmamış, ümmet olmaktan sıkılmamış bugune ağır aksak, yarım yamalak gelmiş. Şimdi bu noktada konuyu biraz daha daraltmak gerekebilir. Yaşamı boyunca hiçbir dönemde tam anlamıyla bireyler özgür olamamışken. Hangi sanat dalında; hangi sanatçının yaratıcılığından bahsetmek mümkündür?

Sanatta yaratıcılık her ne kadar "olmayan birşeyi" hayal edebilme yetisi olarak algılansa da tanımının devamında "olan bir şeye" farklı bir yorum getirebilme ve üzerinden yeni fikirler geliştirebilme yetisinin olduğu atlanmamalıdır. Çünkü yaratıcılık herkesin gördüğü şeyi aynı görüp onunla ilgili farklı şeyler düşünebilmektir. Bu beraberinde yaratıcı bir kişinin olması gereken başka bir sıfat daha getirecektir. O da çalışkan olmak. Bu doğal bir sonuç olmalıdır yaratıcı insan için. Çünkü tembel olarak nitelenen bir insan istediği kadar yaratıcı, sıradışı ve yenilikçi düşünebilme yeteneğine sahip olsun bu özelliğini toplum veya birey yararına sunmayacaktır. Ancak biraz evvel bahsettiğim özgürlükten yoksun, baskıcı yönetim ve müdahaleler Emile Ajar'ın -mış gibi oyununun oynanması için harika bir zemin hazırlamıştır bu toplumda. Ne yazık ki herkesin oynamasını pek sevdiği bir oyundur bu, bilirsiniz. Sizinde yazdığınız gibi ezberciler herşeyi bilir-miş gibi, cahiller bilgey-miş, aptalla zekiy-miş gibi, ahlaksızlar melek-miş gibi oynarlar. Öylede güzel oynarlar ki inanırız hep beraber. Sonra doğrular şekil değiştirmeye başlar ve ne yazık ki bu birbiri içine geçmiş yanlışlardan yepyeni bir yanlış daha çıkar; tembellerini yaratıcı-ymış gibi, çalışkanları kurnaz-mış gibi düşündürtür insana. Oysa bu mudur olması gereken ? Yaratıcılık esneklik, duyarlılık ve özgünlük gibi özellikleri içermektedir. Yaratıcı olmak için insanın kendine önce güven duyması gerekir, çalışacağı alan hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Eğer bir insan çalışkan değil ise nasıl yaratıcı olabilir? Eğer bir insan yaratıcı ise nasıl tembelliği tercih edebilir? Bu yüzden evet sözlerinize katılıyorum yaratıcı insanlara gerçekten çok ihtiyacımız var; ancak en az çalışkanlara olduğu kadar.

Sizin tembel ve haylaz başlığı altında topladığınız uçuk kaçık, inanılmaz ve güvenilmez insanları ben bu toplumun en değerli varlıkları olarak görüyorum. Ancak ne yazık ki bu insanların (-kendi çevrem de gördüklerim için bu genellemeyi yapıyorum elbette) tembelliği tercih ettiğini görüyorum. İşte bu değerli varlıkların hiçbir anlam taşımamasına yol açıyor. Çünkü yeteneklerini kendilerine saklıyor, yaratıcılıklarını köreltiyorlar. Toplum genelinin bu insanlardan köşe bucak kaçması ise tamamen önyargılar ile ilgili birşey ama sizin deyiminiz ile tembel-haylaz yaratıcılar eğer önyargıları kırmaya çaba göstermiyorsa ezbercilerin, asalakların ve kurnazların baskın olduğu bir ortamda yaşamaktan da şikayet etmemeleri gerekiyor.

Bu yüzden aynen sizin gibi sanatsal yaratıcılığın sadece çalışmayla sağlanacağını düşünmüyorum ama çok çalışmadan da nitelikli sanat eserlerinin çıkabileceğine hiç ihtimal veremiyorum. Son sözüm şudur ki benim uçuk kaçık, haylaz ve sağı solu belli olmaz çalışkan yaratıcılara ihtiyacım var. Ezberciler, mollalara ümmet; tembeller, kapitallere hedef kitlesi olsun.

Murat Gülsoy Üzerine...

Murat Gülsoy'un "Bu Filmi Kötü Adamı Benim" kitabı üzerine Bay X ile yapılan tartışmadır.
Bay X - Al sana keskin yorum: Bu kitaptan iyi Türk filmi çıkardı. (zaten Türk yazar ne bekliyorsun ki, yabanacı film olacak değil!) Gelişmemiş toplumun yerleşmemiş insan modeli ve onun gelgitleri. Neyi ne yaptığı belli olmayan bir karakterin 4.5 sarsıntısında çalkalanan bulaşık suyu kıvamında hayat hikayesi. Murat Bey’i tanımam ama bir kitabını daha alıp okur muyum? Bilemiyorum....

Ben - Dostum, Senin gibi derinlikli bir adamdan böyle yüzeysel bir yaklasım beklemezdim. Hele ki Türk edebiyatının ilerleyen dönemi icin ışık saçan bir yazar adayı olarak kendi edebiyat akımını böyle etiketlemen inanılır gibi değil. Herhalde Turk edebiyatinda bir devrim yaratacaksın. Biz buyuz kardeşim. Hayatımız bir dram. Sende içe dön. Bu melonkoli damarlarımızda dolaşıyor.
Kusura bakma ama en keskin yorum Eylem’den geldi bu ay.

Bay X - Yüzeysel? Neresi yüzeyselmiş yorumumun? Beni akımlar makımlar etkilemez Burcinim, ben görüşümü ifade ettim. Yüzeyselliği akımlarla paralel olmamasından mı yoksa ne? Ayrıca Eylem ne yorum yapmış merak ettim?

Ben - Birincisi bir anım ile başlamak istiyorum.
Makine muhendisliğine giris diye bir dersimiz vardi 1. sinifta.
Kulaklari cinlasin degerli bir hocamiz ilk derste soyle birsey soylemisti.
"Evet gencler sinava girdiniz kazandiniz geldiniz. Aferin size; iyi bok yediniz. Bu sacma dersin en sevdigim kismi sudur.
Muhendislik ozellikle makine muhendisligi "Kabul"ler uzerine kuruludur. O yuzden once bir "kabul" ile baslayalim. Bu fakultede ananizdan emdiginiz sutu burnunuzdan getirecegiz. İste makine muhendisligin girisi budur. once kabul edersin sonra ustune islersin..."
O yuzden bende bir aliskanliktir "Kabul" yapmak.
Mesela Sen eger bir kitap secip okuyun diyorsan ben alır okur ve bir karara varirim. Mesela begenmedim diyelim. Ama su "kabul" beynimin bir kosesine kazilidir. Bay X bu kitabi begendiyse birsey vardir; belki benim goremedigim veya gormek istemedigim. Ve bu kabul uzerine biraz daha derine inerim. Birsey bulurum bulamam, begenirim begenmem ama diger kitaplara harcadigimdan daha fazla emek harcarim. Neden cunku bir "kabul" uzerine devam etmekteyim yoluma. Bu elbette kisisel yaklasimimdir.
Simdi bu kitabi hayatinda ucbes kitap okumus bir insan bile okusa zaten gozle gorunur bir gercegi tespit etmekte zorlanmaz. O da turk filmi tadinda oldugudur. Ancak bunun altinda benim buldugum baska seylerde vardir. Bazen basit ve siradan olan, altinda derin deneyimler barindirir. Hatta sozu ilerletiyorum. ne kadar cok deneyim kazanirsa bir konu o kadar basite indirgenir.
Ben bu kitap sonrasi, yazma eylemi icerisinde olan birinin kendimde de siklikla rastladigim bunalimini yakaladim. Varolus ve aidiyet, sevgi ve ihtiyac gibi kendi icinde paradoks yaratabilen konular gordum.
Yazim tekniginde ise dun, bugun ve gelecegin bir arada kullanimini tartismak isterdim.
Senin yorumun ile konunun tartisilacak bir kismi kalmiyor.

Bay X - İmdi,

Tartışma dediğin böyle başlar. Ben birşey göremem sen “gösterirsin” ben de üzerine bina ederim. Ancak öyle eserler vardır ki, sen birşey göreceğim diye zorlarsın ve görürsün. Senin ve benim gibi birbirine değer veren insanlar, birbirlerinden ötürü esere kredi vererek derinlere dalmaya çalışırlarsa bence kendi derinliklerine dalıp giderler. Evet sözümdeyim, bu kitap bir Türk filmi çıkarılabilecek bir kitap olmaktan öteye geçmiyor benim için. Düşünceler ise çarpıcı olmaktan uzak. Ama senin gördüğün noktaları seve seve tartışırım. Mesela, toplantı öncesinde, Devrim ile yazışmanızda “sevmeye ihtiyaç duymak” konusu geçmişti. Bayan X ile biz de bu konu üzerine bir hayli konuşmuştuk. Keşke gelebilseydik de bu konu üzerine uzun uzun tartışsaydık. Bugün Olcayla görüştüm ve sizin cevap vermediğiniz (gözünüzden kaçmıştır), Eylemin yorumunu sordum ve aldığım cevap da çok hoşuma gitti. Zayıf ve ezik yaklaşımı olan bu kitaptan haz etmedim. Bunu seninle tartışmak isterdim, hem de sonuna kadar.
Ezcümle, hepimizin kabülleri var, olmasa hayat çekilmez. Hep baştan al, hep baştan al! Benim kabulüm sizsiniz, beni esnek kılan da bu. Ancak bu kabulümün bende etkisi şu: Yahu Burcin bu kitabı seçmiş ama neresinde ne buldu acaba? Zira ben hiçbirşey bulamadım! (Ben de bir anı yazayım: Moda çay bahçesinde bir toplantımızda ki kitap sahibi bendim. Ha Jin’in bir kitabını okuyorduk. Demiştin ki, Bay X, senden daha derin bir kitap beklerdim... (ya da buna tekabül eden bir cümle sarf etmiştin. Yanlış anlaşma olmasın, olumsuz bir yorum değil, biraz önce yaptığın yoruma benzer bir yorumdu..) Şimdi ben de tam da bunu söylüyorum: Senden daha derin bir kitap beklerdim. Yoksa böyle bir kitaptan senin derinliğin üzerine her zaman tartışırım o ayrı bir konu. Ayrıca, literatür bu adamı klasik addetmiş, gelecek vaadeden yazar seçmiş, umurumda olmaz. Derim ki bu adama “git, hepimizi bunaltmadan...” Şimdi bir daha soruyorum: yorumum mu yüzeysel yoksa ifadem yüzeysel oldu da anlatmak istediğim mi anlaşılmadı?

Ben - Bence yine birbirimizi tanımayan cumleler kuruyoruz.
Ben veya sen neden "birsey göreceğim diye zorlar ve görür" eylemi icine girelim ki?
bugune kadar ne zaman boyle bir eylem icine girdik ki?
ben hatirlamiyorum.
Ustelik kitabi secen ben isem niye zorla birsey gormeye calisayim ki?
burada soyle ince bir konu var zannedersem.
Kitaplari okurken, okudugumuz o donemdeki ruh hallerinin, kitabin sonundaki haz halleri ile birebir ortustugunu dusunuyorum.
Bu zorlama degil, derine inecem diye kasip kaybolma degil.
Kitabin zayif ve ezik yaklisimindan haz etmedigini soylemissin. Ama kitabin bir yaklasimda bulunmadigini atliyorsun. Bu kitap bir durum / bir hal fotografi cekiyor. Eylemin tabiri ile yasi kirka dayanmis ve varolus sorununu bir turlu cozememis bir adamin halini anlatiyor. Bu bir yaklasim degil. Ustelik adamin tutumunu ve davranislarini da savunmuyor kitap. Adi ustunde bu kotu adamin kitabı.
Begenip begenmemek elbette kisisel tercihlerimiz. Ama bu kitabin iki cumle ile yorumlanip; kesilip atilacak bir kitap oldugunu dusunmuyorum.
Ha jin ornegine gelirsek; cok haklisin. ama bugun ayni kitabi okusam oyle bir tepki vermezdim diye dusunuyorum.
O gunden bugune kabullerin ustune cok tuglalar orduk. Artik -kendi adima soyleyeyim- hayata daha farkli bakiyorum. Degisiyorum, silkiniyorum, eziliyorum, bunaliyorum ve her yasanmisligin ve okunanin ve yazdiklarimin sonunda biraz daha degisiyorum. İyi mi? kotu mu? su an icin goremiyorum. Ama degisimimi kabul ediyorum.
Literaturun bu adami klasik olarak adlandirmasi benim icinde onemsiz istedigi ak,,kadarda odullu olabilir. Umrumda olmaz.
Ama ben Murat Gulsoy ile cok ozel bir zamanda cok guzel bir calisma ile tanismistim. Olcay bundan bahsetti mi bilmiyorum. O da 1993 yili Hayalet gemi dergisidir.
Bugun hala ayni tad ve keyifle okudugum bir dergidir. O yuzden Gulsoy'un bende yeri ayridir. Ve emin ol o adama ait bircok sey okudum diye soyluyorum bunu. Seninde bir kez daha, baska bir kitabini okumani isterim. Bu yuzden de “Bize Kus dili ogretiliyor” kitabını ikinci kitap olarak secmistim.
Velhasil uzun mevzu. Bu isin haklisi yok. Ama ben yine kazancliyim cunku iyi bir tartisma daha tecrube ettim.

Bay X - Aslını sorarsan, içinde bulunduğumuz durumun herhangi bir “birbirimizi tanımayan”lık hali ile ilgisi olduğuna katılmıyorum. Farklı fikirlerimizi bu kitap üzerinden masaya atıyoruz.

Ancak kelimelerin seçiminde hassasiyet göstermemiş olabilirim (ve hatta olabiliriz zira yazarken herşey çok daha farklı oluyor. İnsan kelimeleri salim kafa ile irdeleyebiliyor.) Kitabı okurken içinde bulunduğumuz ruh halinin ve geçmişteki yaşanmışlıkların bizi yönlendirdiğini düşünüyorum ve yanlış anlamadıysam sen de aynı kanaattesin.

Bu yaşanmışlıklardan bir tanesi de senin ilk yazından anladığım, birbirimizin referans olmasından kaynaklı kitaba yaklaşım ve brbirimizde yarattığımız beklenti. Kitabı beğenmeyişimin altında, çizdiği tablonun zayıf ve ezik oluşu var. Yaklaşım ile kastım da bu. Diyebilirsin ki, adam tabloyu güzel ifade etmiş ki sen de bu tablodan haz etmemişsin. Haklısın, ancak ben zaten yazarın yazım tarzına hiçbirşey demedim. Kötü yazmış demedim, kitabı beğenmedim dedim, zira bu tür fotoğraf çekimlerinden bunaldım. Türk filmi çıkar demem de bundan. Az gelişmiş, hiçbir platformda kendini tanımlayamamış ve bu nedenle de özgüvene sahip olamayan az gelişmiş bir toplumun ezik ve zayıf bireyleri ve bunların durağan tabloları. Bana bunu anlatmasın. Bunu anlatıyorsa da ben bunu sevmeyebileyim. Kötü adamın kitabı olmaya çalışması da abzürd bir romantizm saplantısından başka birşey değil bana sorarsan. Yazara da içten içe kızma sebebim, biraz da kendini anlatıyor gibi gelmesi bana. İki cümle ile yorumlayıp kesip atmaya gelince: iki cümle ile yazdım, çünkü sana sataşayım ve bu tartışmayı yapalım istiyordum. Eğer sen de devam etmeseydim, buz dağının su altındaki kısmı bende kalacaktı.

Söyle bana Burcin, nedir bu kitabın (ama sadece bu kitabın, diğer yazılardan ve yazardan bağımsız) sende uyandırdığı, ya da “evet, işte bu” dedirten?

Ha Jin, yalnızca bir örnekti, üzerinde konuşmaya değmez, insanın değiştiğini görebilmesi ise bir olgunluktur. Reddetmesi cahillik. Farkına varmaması ise uyku halidir diye düşünüyorum bir yandan da.

Sana kısa cevaplar vermeye çalıştığım bu e postanın sonuna doğru, son bir nokta daha var değinmek istediğim: Ben de haklı aramıyorum, düşüncelerine karşılık veriyorum. Karşılıklı düşünüyoruz ve iletişim araçlarının izin verdiği ölçüde yazışıyoruz. Haklılığa dair çıkarım yaptığım sonucuna nereden vardın acaba sevgili kardeşim Burcin?

Toparlamak gerekirse, sen istersen yine bir kitabını daha okurum bu adamın, ancak her eser kendinde bir dünya ve diğerlerinden bağımsızdır. Eğer kendi içinde benim için bir anlamı varsa vardır, yoksa da yoktur. “Bu filmin kötü adamı benim” benim için değerli bir kitap olamamıştır. Ancak tartışmaya da açığım...

Ben - Dostum biliyorsun yazmak istiyorum ve iyi birseyler yazmak istiyorum. Kendi çalışma şekillerimi, başka yazarların nasıl yazdığı ile irdelemeye calisiyorum. Gercek meslegi yazarlik olmayan ama kendine hakim olamadigi icin bu yola sapan yazarları arastiriyorum. Aslı Erdogan, Oğuz Atay ve Gulsoy benim icin onemli modeller. cunku kendi sancilarima yakın sancilar cektiklerini dusunuyorum. Ama bu insanları taklit etmekte istemiyorum. Sadece yazma mantiklarini, kurgulama cabalarini anlamaya calisiyorum. Akici ve rahat okunan ama nitelikli kisisel sorunlara -ki buna burjuva kaygilari diyebilirsin- deginmelerini kendi ugrasilarima yakin buluyorum. Bunlar gibi onlarca yazar okuyorum. Hatta farkında olmadan sadece 8 sayı eksikle K dergilerini topladigimi farkediyorum. Anlamaya calisiyorum zincirlerini nasıl kırmaya calistiklarini ve basardiklarini. Ve tum bunlara turk yazarlardan iyi bir ornek oldugunu dusundugum icin Gulsoy'un okuyorum. Iste bu kitabin yazari gibi kahramani da yazma eylemine bambaska alanlardan gectigi icin bana ilginc geldi. Kendini anlatan yazarın kendini arayan okura hediyesi gibi birsey. Yani bir varolus sorunu yasiyorum ve bu sorunu yasayanları, yazanlari gormek ve cozmek istiyorum. "Bu filmin kotu adamı benim"da iste bunu buldum. Varolus sorunu ceken bir yazarin, bu sorunu ceken kahramanı, aynı sorunu ceken bir adamın hikayesini yazmaya calisiyor ve bu sorunu ceken bir okura (bana) ulasiyor. Bu kurgu hosuma gitti. Ayrıca Yazarin Onder'inde ve Onder'in onder'inde yani iç kitaptaki kahramandada bir kahraman olmama, cabasini cok basarili buldum.Yani demek istedigim yazar kendini anlatiyor, kendi kahramani da kendini anlatiyor ama hicibiri olmak istedigi kisiye donusmuyor. İçine baktikça düşülen; düştükçe sonu gelmeyen bir kuyu gibi veya Escherin indikçe cikilan merdivenleri gibi.

Bay X - Burcinim sağol düşüncelerini paylaştığın için.

Bir Garip Toplantı Notu...

Bu kısa yolculuğun kötü adamı kim?

Imran, Yasemin ve ben, arabadayız. Kadıköy'e gidiyoruz. Bugün "Bu filmin kötü adamı benim" kitabını tartışacağız. Hava soğuk, yol şartları çetin. Çünkü yanımda Imran oturuyor. Yirmi dakikalık yol boyunca Imran'ın "Aman hocam araba çıkıyor !" "Aman hocam balata mı koktu?" "Kardeşim niye burdan gidiyorsun?" "Hopp, hopp", "dur dur", "yavaş yavaş" gibi müdahalelerine maruz kalıyorum. Ehliyetimi aldıktan 10 yıl sonra yeni bir direksiyon sınavına girmiş gibi terliyorum. "Insaf birader" diyorum. "Bir daha arkada oturacaksın; olmadı bagaja." Arada aynadan Yasemin'e bakıyorum. Halimize gülüyor.

Bu Isis'in kötü adamı kim ?

Isis'teyiz yirmi dakikalık bir gecikme ile toplantımız başlayacak. Eylem, ben, Imran, Ishak, Olcay, Bahadır, Yasemin ve Tugba diziliyoruz masaların etrafına. Annemizi cam kenarı, sıcak petek yanıma yerleştiriyoruz ki; Pırıl bebek üşümesin. Devrim merdivenleri çıkıyor. Hoş geldinler, beş gittinler. "Meltem" diyor. "Yoldaymış geliyor..." Başlıyoruz sohbete havadan sudan. Eylem geçen gece gittiği kulüpte gözlerine inanamadan seyrettiği bir "hanımefendiyi" anlatıyor. Hemen ardında masamızdan neoliberaller için bir alkış kopuyor. Tugba'nın şekeri düşüyor; Yasemin'in çantadan bir poşet dolusu kurabiye çıkıyor. Bir alkışta fedakar anneler için kopuyor. Ve sonunda Meltem kırmızı bir burunla gelip masanın başına oturuyor. Kadro tamam. Aramızda olmayanlar için "Keşke olsalardı..." diye cümleler kuruyor; Volkan'a bir küfür sallıyor ve toplantıya başlıyoruz.

Bu toplantının kötü adamı kim?

Önümde kitabım; elimin altında kara kaplı defterim ile bir yanımda Eylem, bir yanımda Imran kapana kısılmış başlıyorum açılış konuşmasına. Vey efendim Murat Gülsoy kimmiş? Ben bu adamı niye seçmişim? Niye severmişim? Hayalet gemiden giriyorum. Sait Faik ödülünden çıkıyorum. Bir çoşku; bir sevgi seli. Kimse ben gibi bakmıyor ama. Belli fırtına kopacak. Geriliyorum. Ve diyorum "... işte bu yüzden seçtim bu kitabı. Şimdi sizin fikirlerinizi alayım. Sonra tekrar devam ederim." ama içimden sessizce ekliyorum hemen. "Tabi derman bırakırlarsa..."

Sağ baştan say !!! 1....

Imran efendi alıyor eline sazı; ama sapı kısa. "Kitabın tamamını okumasam da çok beğendim diyemiyorum..." Bak bak bak. Cümleye bak. Biri aforizma peşinde. Bu cümle böyle mi kurulur ? Şu izlenime kapıyı aralıyor beyefendi: "Kitabın tamamını okusaydım; çok beğendim diyebilirdim..." İmran efendi, biz kaçın kurrasıyız. Beyimiz, toplantının gidişatına göre karar verecek; yarım kalmış kitabını cemaat beğendiyse okuyacak bitirecek; beğenmediyse "Ben demiştim" diyecek. Hey hey hey. Seni gidi tilki doktor. Sen giderken biz dönüyorduk diyecem ama olmayacak farkındayım. Bu yüzden bende inadına sıkıştırıyorum. "Neden ? Neden ? Neden?" Sonunda beklediğim patlama adım adım dökülüyor Imran'ın dudaklarından "Hocam bu öğretim görevlileri bilim yapsın edebiyat değil; her öğrenciye zorla kitap aldırır bunlar; öğrenci de yalakalıktan basar parayı hocam ne güzel yazmışsın der. Hoca'da kendini birşey sanar. Bilim yapın kardeşim BİLİM !!! (Küttt... Masaya yumruk çakıyor.) Tamam artık Ishak'a geçebiliriz... Ben bu toplantı sonunda sağ çıkmam diyorum kendi kendime; oysa daha çok gencim...

Şu bizim grubumuzda herkesi severim bilirsiniz. Ama Ishak. Onun yeri bambaşkadır. O bir ... Nasıl diyeyim? Asaleti vardır. Adamın kurduğu her cümle uzun uzun üzerinde düşünülmüş; tane tane söylenmiş sözlerdir. Volkan mesela konuştuğunda "tüh yine yanıma sözlük almadım" diye üzülürüm. Ishak oyle değildir. Paldır küldür okumaz kitabı. Özümser. İçine girer. Detaylara takılır. Uğraşır. Emek harcar kardeşim. Imran gibi yüzyirmi sayfa okuyup; cakalanmaz. O naiftir. En sert eleştirisinde bile onare eder kitap sahibini. Saldırganlık, acımasızlık yoktur hamurunda. Ishak başkadır. Bambaşkadır. Bu cümlelerimden anlaşıldığı üzere Sevgili Ishak seçtiğim bu güzel kitabı çok beğenmiştir. Sadece Erich Fromm - Sevme sanatı ile bağlantıyı kuramamıştır ki, bu onun kabahati değildir. Sevgili Ishak'ım Bay Kartoteks'in hikayesini, Neşideler Neşidesi eşiliğindeki bölümü, kitabın hemen başındaki Ayşe Solmaz'ın intiharını çok beğenmiştir. Bende şu notu düşmüşüm kara kaplı defterim. "Ishak'a methiyeler dolu bir paragraf yazılacak..."

Gelelim Devrim'e. Şimdi Devrim bizim grubun en ilginç, en şaşırtıcı, en acayip adamıdır. Kitabı tam olarak beğendiğini söylememiştir.Acayipliği bundandır. Ama beğenmedim de dememiştir. Şaşırtıcılığı da bundan. Devrim kitaptan rahatsız olmuştur.İşte buda ilginç tarafıdır. Not alıyorum toplantının en kritik saptaması. "Rahatsızlık". Şöyle devam eder Devrim. "...bence sanat yapmak için kurguyu karmaşık tutmuş.... Zaman örgülerinin iç içe sarılması. Kim gerçekti? kim hayaldi? Kaç hikaye iç içeydi.Rahatsız etti...Baba - oğul hesaplaşmasından öte birşey vardı. Fromm der ki...(not Sevme Sanatı kitabını getirmiştir yanında; hemde orjinal Almanca) Anne sevgisi için çocuğun var olması yeterli bir sebeptir. Ancak baba için sevgisinin hakedilmesi gerekir. Yani çocuk emek harcamak zorundadır babası tarafından sevilmek için. Tıpkı bir gölge oyunu gibi..."

Meltem, canım benim. O da kitabımı çok beğenmiştir. Hatta arka arkaya Gülsoy okumayı kafasına koymuştur. Meltem'in ilk saptaması kitap ile ilgili hormonaldir. "Kitap buram buram Testesteron kokuyor...." Buyrun doğru bir saptama daha. Bu bir erkek kitabı. Kötü adam kitabı.Ve devam eder..." ... Çok doğal, düşündüğü gibi yazmış, çok rahat okunan bir kitap. Giriş bölümü çok başarılı ama ben hep kitap boyunca Defne'nin intihar edeceğini düşünmüştüm. Çünkü o bölümdeki kızın adını romanı okurken hatırlamıyordum. Sadece intihar eden bir kadın olduğuna şartlanmıştım. Ayşe'nin yanı ana karakterlerin dışında en uçta bir karakterin bu şekilde intihar etmesi ve öyküye bu şekilde dahil olması kurgunun başarısıdır. .... Hatta Önder insanları kullanma üzerine bir hayat kurmuş. Bunu biliyor bundan rahatsız. Bu noktada aklıma "Dövüş kulübü" filmi geldi. O ikilemi yaşayan bir adam; bir kendisi; bir de olmak istediği arasında sıkışmışlık..... Kitabın küçük hikayelerini çok başarılı buldum. "Bir kızılderili der ki..." ile başlayan saptamalara bayıldım. ...."

Evet kabusa döneşeceğini düşündüğüm bu toplantı şimdilik harika gidiyor - benim açımdan - Ama daha Yasemin, Tugba konuşmadı elbette.

Canım kardeşlerim Olcayım Karaoğlanım ve Bahadırım Motorcum. Kitabı okumamış ve hatta almamışlar dahi. Olsun varsın varlıkları yeter. Çünkü bugün bu toplantı çok keyifli geçti ise onların sayesindedir. Sıra tam onlara geldiğinde bir mola verdik. Bir mola ki evlere şenlik...

Tugba toplantının başından bu yana Olcay'ıma takılmakta; Olcay'ım da ısrarlar onu tırtıklamakta idi. Bir ara Olcay çok fena yakaladı. Tugba'nın bir dönem hayatına giren küçük taşlar, o taşların bardaklara girişi o bardaklara su koyuluşu, o sulardan içilip binbir türlü fantastik beklenti içine girilmesi üzerine masamız kahkahalar atıyordu. Elbette bu Tugba'nın bitmek tukenmek bilmeyen hosgorusu sayesinde oluyordu tum bunlar. Cunku gerçekten Tugba çok takdir edilesi bir dostumuzdur. Her neyse, Meltem bu taşlara ve içinden su içilmesi olgusuna bir "satış stratejisti" olarak yaklaşarak. Şöyle dedi. "Tugba sana birşey diyeyim mi? Esasında bu taşlar gebe kalmaya veya iktidarsızlağa çaredir dersek çok iyi para kazanırız..." Tamam işte Meltem pazar araştırmasını yapmış, eksiği saptamış..." Tugba şöyle cevap verir. "Gebelikte işe yarayabilir. Ama iktidarsızlık sorunu için daha otuz seneye ihtiyacımız var".

İşte burası toplantımızın kopuş noktasıdır. Çünkü Bahadır, Tugba'dan çıkan otuz sene lafını duyunca şaşkın bir yüz ifadesi ile hesap yapmaya başlar "Acaba otuz yıl sonra kaç yaşında olacağım?" diye. Ben bunu yakalar ve ifşa ederim. Herkes takır takır gülmeye başlar ve konu gülmekten hatırlamıyorum bir şekilde "mavi hap"lara gelir. Biraz duruluruz sakinleriz. Ancak öldürücü darbeyi Devrim yapar.
"Ya biliyor musunuz o mavi hapların suda eriyenlerini yapmışlar... Evet evet çaya falan atabiliyormuşsun" ... DUR... ben buna inandım. Ama benim suçum değil; Devrim çok inandırıcı idi. Zaten bu iki saniyelik inanma idi. ardından devam etti.

"..evet evet çaya atıp karıştırıyorsun. Gerçi insanlar üzerinde işe yaramıyormuş ama bisküviyi falan batırtığında yumuşamıyormuş"... DUR... işte tam burada iki saniyelik daha sessizlik oldu. Anladım ki herkes inanmış hikayenin başına ve ardında öyle büyük bir gürültü ile kahkahalar böğrümüzden taştı ki. gül gül gül gül .. Toplantının geri kalanında bir daha normale dönemeyeceğimizi düşündüm.

Ama döndük...Çok şükür...

Sıra Yasemin'e gelmişti. Yasemin önce sevgili kocasına methiyeler sunarak başladı konuşmasına. "...Gördüm ki biz birlikte yaşaya yaşaya artık aynı şeyleri düşünür olmuşuz....Tek beden, tek vücut olmuşuz... " Aman tanrım bunlar karı koca beni öldürecek...." İmran ne diyorsa aynısına katılıyorum." Yahu böyle kitap yorumu mu olur? Israrlı itirazlarım sonucu biraz daha genişletiyor düşüncelerini. " Ya ne diyeyim ki. Zaten bütün erkekler aynı... İlkin Kuş dili e-kitabı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu bende beklentiyi yükseltti. Sonra ilk bölümü okudum dedim ki çok iyi bir kitap olacak. Ama sonra olmadı. Klişe, aynı kaygıların dön dolaş sunulması.Yaratıcı olacağım diye zorlamış kendisini. aralarda hikayeler serpiştirmiş ama olmamış..." arada Imran hışımla söze atılıyor tek beden tek vucut olduklarından. "Hocam ZAYIF işte bu kitap..." Kan beynime sıçrıyor. Yutkunuyorum. Hukukumuz var. Susuyorum. İçimden diyorum ki Imran seninle oturur birgün daha rakı balık yaparız. Bak o zaman ben seni ne yapacağım. Dayanamıyorum mesnetsiz bir tehdit sallıyorum. "Bakın kızınız elimizde bir telefonuma bakar...." - Not: toplantıya gelmeden önce Dünyalar güzeli Duru, evde Defnem ile oynamak için bize gelmişti. Başlarında da Aslım evde bizi bekliyorlar... -

Söz en sonunda taze anne, neşe kaynağı, müthiş insan Tuğba'da. Alıyor eline sazı. Alt kitaptan giriyor, Issız adamdan çıkıyor. Adettendir ne yapıyor, ne ediyor konuyu mutlaka Cihangir'e getiriyor; araya mutlaka Elif Şafak'ı serpiştiriyor. İş tecrübeleri, hamilelik halleri, televizyon dizileri, mesnevi, sudaki taşlar, balık izlerinin sesleri...anlatıyor da anlatıyor... son yazdığım cümledekilerin hiçbirinden bahsetmiyor belki ama ben bahsediyormuş gibisinden not etmek istedim Tugba'mın -a,-e,-ı,-i hallerini. Yaklaşık yirmiüç dakika konuşuyor. Ben artık not almayı bırakmışım. Uydururum birşeyler diyorum içimden.
Sonunda zannedersem anlıyorum. O da kitabı beğenmemiş. Bir daha da Gülsoy okumazmış. Eksi haneye bir yazar daha eklenmiş...

Ve son olarak sıra Eylem'e geliyor. Eylem'in saclar uzamış. Bir güzellik, bir şirinlik üzerinde sanki aşka düşmüş gibi. Işıl ışıl. Pırıl pırıl yüzü. Bir de tabi benim yeni lenslerim çok gösteriyor hayatı onunda etkisi var. Bir umutla tekrar elime kalemi alıyorum. Eylem diyor ben yazıyorum...

"...Bıktım ben artık kırk yaşına gelmiş ve hala varoluş problemleri yaşayan bu erkeklerden. Bunlar çok küçük zümreler. Dertleri sıkıntıları yok, rahat batıyor. Küçük burjuvaların bitmek tükenmek bilmeyen bunalımları bunlar..."

O şirin , o güzel insan gitmiş yerine Medusa gibi birşey gelmiş. Yanında oturduğum için endişeye kapılıyorum; bitki çayını şimdi kafamdan aşağıya boşaltacak diye. Artık dayanamıyorum bende sinirleniyorum. Bir boşalma yaşıyorum. "bıdı bıdı bıdı... sen sorunlarını halletmiş olabilirsin ama herkes senin kadar şanslı değil. Bunu kırk yaşına gelse de çözemeyenler var...bıdı bıdı..." Eylem diğer arkadaslara donup " ben size ne dedim toplantıdan önce. Kesin Burçin kendinden bir şeyler bulmuştur bu kitapta demedim mi? ha ha ha..."

Melek yüzlü şeytan seni, beni tongaya bastırdım. Bin psikiyatriste gitsem binine de itiraf etmeyeceğim karanlıklarımı senin oyunun yüzünden herkesin gözü önünde şakır şakır anlattırdın. Ağlamak istiyorum. Kalkıp gitmem gerek ama beni aralarına almışlar; kıskaçtayım; onumede masa koymuşlar kalkamıyorum.

Halime acıyan birkaç dostum bana destek oluyorlar. Bahadır elimi tutup biz seni boyle seviyoruz diyor. Sonra ikinci tura başlıyoruz toplantıda. Konu yazı ve yazma eylemine kadar varıyor.Elektronik kitaplar üzerine de kısadan bir tartışmaya giriyoruz. Dakikalar su gibi geçiyor. Tadı damağımda kalan, uzun zamandır keyif almadığım kadar keyifli bir toplantı daha geçiriyorum.

Eve dönüyoruz. Ardından Aslı ile Defne'mi alıp Tuzla'ya gidiyor; annemin doğumgününü kutluyoruz. Aklım evde; bir an evvel eve dönüp yazmak istiyorum. Anlaşıldığı üzere yarın sabah beşbuçukta kalkmak zorunda olsam dahi şu anda yazıyorum. Ve bir itirafta daha bulunmak istiyorum.

Ben çok şanslı bir insanım. Çünkü çevrem mükemmel insanlarla dolu. Ve hayat ancak onlarla yaşanılır bir halde...


Bu güzel toplantı için teşekkür ederim...

Her daim dostunuz, yaşı kırka dayanmış ancak bir türlü varoluş sorgusunu tamamlayamamış ben.

Sevgilerle...

Çalışkanlar, Ezberciler ve Yaratıcılar Üzerine...

Sn. Işık'ın gönderdiği yorumu yeni bir başlık altına not almak, üzerine düşünmek, kalın çizgilerle altını çizmek istedim.
14.12.2009 tarihinde posta kutuma bırakılmış bir
mektuptur. Biliyorum ki bana yeni ufuklar açacak yazışmaların eşiğindeyim.
"Burçin arkadaşım, aşağıdaki yazıyı yıllar önce yazmış, internet ortamında yayınlamıştım. Bu yazının düşünce ve duygularımı daha doğru ifade ettiğine inandığım için sana yolluyorum. Yayınlarsın ya da kendine saklarsın. Eğer kabul edersen e-posta adresimi sana yollayacağım, edebiyat üzerine tartışır konuşuruz.

ÇALIŞKANLAR, EZBERCİLER VE YARATICILAR

Bazı insanların birikimlerinin sadece ezber olduğunu düşünüyorum. Yine bazı adamları, kadınları göklere çıkarırız. Okumayı çok sever diye. Bu insanlar her şeyi ama gerekli gereksiz her şeyi okur ve ezberlerinde tutarlar. Sonra bunları bülbül gibi şakır dururlar etrafındakilere. Ezberlerinde bir dolu şiir, öykü, sonu gelmez gibi görünen laf kalabalığı. Hafızaları, akıldır. Bilgileri işlevsizdir; yaşam alanı bulmadan kalırlar. Kupkuru işlenmemiş bir bilgiyle kaldıklarından yaratıcılıkları yoktur. Zekide değildirler üstelik. Onlarda zekâ diye tanımladığımız aslında biraz kurnaz oluşları, çalışkanlıklarıdır. Toplumumuz çok sever çalışkan insanları. Kurnazlara diş bileseler de hayrandırlar. Elbette çok çalışmayla insanlar bir yerlere gelirler. Ama asla bulundukları alana bir yenilik, bir değişim getiremezler. Hep aynı şeyi söyler, yaparlar; söylenmişe, yapılana farklı bir şey katmazlar. Değişim ve yeni başlangıç rüzgârları estiremezler. Olanla yetinirler, başkalarının düşünceleriyle beslenir, kendi düşüncelerini oluşturmayı bilmezler. Örneğin: Sigmund Freud dersiniz bunlara, bu bilim adamı hakkında bir saat konuşurlar. Üzerinde düşünülmüş değil, sadece ezberdir konuşmaları. O bir saatlik konuşmayı bir kitaptan, bir ansiklopediden ya da internetten de öğrenebilirsiniz rahatlıkla. Bazen bir siyasetçi, bazen bir şair ya da yazar olarak çeşitli kimliklerde gündelik hayatımızda, televizyon kanallarında çok sık karşılaşırız bu tür insanlarla.

Kurnazlık bu ülkede zekâ olarak yutturulur. Hayatı unuturcasına çalışmaksa erdem.
Oysa tembel, haylaz diye tanımladığınız yaratıcı, zeki birinin ilgilendiği konuda size ilginç gelen tespitleri vardır. Ateşleyicidir. Bu tespitler size herhangi bir konuda esin kaynağı olabildiği gibi bir başlangıçta yaptırabilir.

Etrafınıza iyice bakın; çok çalışkan ve kurnaz insanlar göreceksiniz. Onlara helal olsun der seversiniz. Ama diğer taraftan tek tük rastladığınız yaratıcı insanlar nedense size uçuk kaçık, inanılmaz, güvenilmez biraz da söz dinlemez görünecektir. Sizleri endişelendirir böyleleri. Edinilmiş bilgilerinizi takmadıkları için sevmezsiniz onları. Bilinene tutunur, değişimin serüvenini ıskalarsınız.

Bu ülkeye yaratıcı insanlar gereklimidir? Sanatsal yaratıcılık sadece çalışmayla sağlanabilir mi? Şiir, roman, hikâye sadece edebiyat birikiminin, çok çalışmanın, ezberin sonucu olabilir mi? Olabiliyorsa bu tür eserler nasıl eserlerdir? Edebi değerleri var mıdır?

Saygılar.
IŞIK "

Sn. Işık, en kısa zamanda yazınıza ilişkin görüşlerimi paylaşmak istiyorum
e-posta adresim
burchemar@gmail.com
sizinkini de bekliyorum.

Kirletilmiş Aşk...

Adam - Bazen kaçmam gerektiğini hissediyorum
Kadın - Neden ?
Adam - Kalbimin içine yerleştirdiğin acıdan kurtulmam gerektiğini hissediyorum
Kadın - Haksızlık ediyorsun.
Adam - Seninle paylaştığımız bu aşk bir yere varacakmış gibi durmuyor.
Kadın - Bu da ne demek şimdi?
Adam - Işığımı kaybettim.
Kadın - Duyduklarıma inanamıyorum.
Adam - Dönüp duruyorum, geceleri uyuyamıyorum
Kadın - Peki ama neden?
Adam - Bir zamanlar sana koştum, koştum; şimdi senden kaçıyorum.
Kadın - Başkası mı var hayatında?
Adam - Verdiğin bu aşk; kirletilmiş... Kirletilmiş Aşk.
Kadın - Ne !!?
Adam - Sana bir erkeğin verebileceği her şeyi verdim.
Kadın - Neler söylüyorsun?
Adam - Ve al.. gözyaşlarımın neredeyse tamamı. Kirletilmiş aşk; Lekeli bir aşk
Kadın - [Ağlamaya başlar...Çok inandırıcıdır.]
Adam - Şimdi kaçmam gerektiğini biliyorum.
Kadın - Tek yapabildiğin budur zaten.
Adam - Kurtulmam gerektiğini biliyorum.
Kadın - Defol.
Adam - Artık gerçekten benden doğru şeyleri yapmamı istemiyorsun.
Kadın - Artık seni istemiyorum; istemiyorum. [Sarsılarak ağlamaya devam eder...İnandırıcılığı doruk noktasındadır.]
Adam - İhtiyacın olan seni sımsıkı saracak biri; aşkın yalvarmak olduğunu düşünüyorsun.
Kadın - [Kendini toparlar ve tokadı çakar. Ağlamayı bırakmıştır artık.]
Adam - Ama üzgünüm ben o şekilde yalvarmam. Bir zamanlar sana koştum; koştum; şimdi senden kaçıyorum.
Kadın - Gitme...
Adam - Verdiğin bu aşk kirletilmiş.
Kadın - [Durdurmak ister.]
Adam - Dokunma bana lütfen. Artık alay etme şekline katlanamıyorum.
Kadın - [Elini çeker ve sırtını döner]
Adam - Beni çok incitmene karşın seni seviyorum. Şimdi... eşyalarımı toplayacağım ve gideceğim.
Kadın - Gitme...
Adam - Dokun bana bebeğim, kirletilmiş bir aşk bizimkisi.
[Çarpışaraktan; tosuşaraktan birbirlerine sarılırlar... İkisininde canı acır.]
----
Kadın - Kim söylüyor bu şarkıyı?
Adam - Hemen hemen herkes.
Kadın - Onu biliyorum da; şimdi kimden dinledik?
Adam - Stella Starlight Trio...
Kadın - Çok güzelmiş.
Adam - Bence en güzeli...
Kadın - Adı neydi?
Adam - Tainted Love...
Kadın - Doğru ya !!!

Işık için...

Bu kez Salah Birsel sebep oldu bu yazıya...
Yazma meselesi, bir varolma meselesi esasında. Kimi bakar, kimi okur, kimi durur, kimi de yazar. Okumanın bir alışkanlık olduğuna inanmam ben mesela. Okumak bir hastalıktır. Aşk gibi bir hastalık. Okuyanın sonu, okumaktan olur. İnsan okudukça doygunluğa ve hemen arkasından derin bir yetersizliğe düşer. Fena eder yokluğu, ters yüz eder varlığı. Bağımlılıktır. Açlıktır. Bir türlü doyamamaktır. Hergün düzenli yarım saat kitap okunmaz mesela. Okumak, reçeteli bir çözüm değildir akıllı, uslu, efendi, vatana millete hayırlı bir insan olmak için. Okumayandan değil okuyandan korkulmalıdır. Çünkü okumak, kışkırtır insanı. Ne kışkırtması yoldan çıkarır. Bilmem kaç yıl bir hayat yaşarsın. Bilmem kaç yıl kendine doğrular kurarsın. Sonra adamın biri -Salah Birsel diye biri- çıkar:
Ben ölmem
İşimi bilirim ben
Ecel zangoçlarını bile
Bir çırpıda atlatırım
Sıfır denize yuvarlasanız
Lime lime doğrasanız kafamı
Bu odalardan bu kitaplardan
Ayrılamam ayrılamam
Dört elle yapışırım sokaklara
Mavilere beyazlara abanırım
Güzellikler beni yormaz
İnan olsun yaşlanmam
Hiçbir şeyden ürkmem
Kim ne derse desin
Ey insan seni sevdim
Ben ölmem ben ölmem
der; altüst olur; şaşırıp kalırsın. İşte yazmanında okumaktan farkı yok benim için. Yukarıda kurduğum tüm cümlelerde "okuma" yerine "yazma"yı koyup tekrar okusam, benim için anlamı değişmez. Yani hem okurum, hem yazarım.
Elbet gönlüm isterdi ki bu iş mesleğim olsun. Yıllarca mühendislik okumak yerine edebiyat eğitimi alsaydım. Keşke... Ama bu "Keşke"lerin arkasına sığınmayacak kadar çok zaman kaybettim hayatta. Şimdi ite, kaka, güle oynaya yazıyorum. Zaten hep okuyordum. Kendi kendime oyun oynuyorum.
İşte bu yüzden -kitap okuma veya okumamanın bir alışkanlık olduğunu düşünmediğim için- yayınevlerine kızmıyorum; onları suçlamıyorum. Neden yeni yazarlara fırsat tanımadıklarını sorgulamıyorum. Çünkü onlar ticari birer kuruluş. Bu işi para kazanmak için yapıyorlar. İnsanlar ise haklı olarak bildikleri, duydukları, daha önce okudukları, birilerinden tavsiye aldıkları yazarları okumak istiyorlar.
Yeni yazarların eserlerini sergilemek için ise birçok fırsatı olduğunu düşünüyorum. Sayısız yarışmalar var, onlarca dergi ve fark yaratabilecekleri bir çok ortam var. Bugün ben bile -yazarcılık- oynayabiliyorsam bu işi profesyonelce yapmak isteyen -ama gerçekten isteyen - insan için kim bilir ne imkanlar vardır. Hele ki insanın bir de parası varsa beş yıl içerisinde hem yazar, hem gazeteci, hem müzisyen, hem şair, hem yönetmen, hem gönülçelen, hemde Kiremitçi olabilir.
Burada asıl olan ve esas olan fark yaratabilmek ve varolabilmek, varlığını sürdürebilmek bence. Biz ne yazık ki yüzeysel bir toplumuz. Çoğunluğumuz böyle. Yeni yazarların da bir çoğu -kişisel okumalarımın sonucudur; lütfen burnu büyüklük olarak algılama- ne yazık ki yüzeysel. Yüzeysellik basit ve popüler bir olgu çünkü. Oysa derine inebilme yeteneği/azmi/ısrarı olanlar varlıklarını sürdürebileceklerdir. O zaman "yetenek" iki ayağı bağlanıp denize dahi atılsa yinede gün yüzüne çıkacaktır. Çıkmıştır. Binlerce örnek sayabilirim.
Değerli Işık, Salah Birsel yorumuna böyle uzun bir yanıt verdiğim için kusuruma bakma. Ben zayıf bir insanım. Biri dokunmaya görsün. Yazmaya / Karalamaya bahanemdir hepsi.
Teşekkürler...

I wanna do bad things with you...

Birkaç yıl önce "Six feet under"'ın birinci bölümünü seyrettikten sonra sabahı sabah etmiştim. Sinir bozukluğu diyorlar nedenine. Yine aynı adamın halt etmesi bir başka seriye kendimizi teslim etmiş durumdayız. Birgün Defne bu arşivi oturup açacak ve teker teker seyredecek olsa kimbilir anne ve babası için neler düşünecektir. Şöyle aklı fikri yerinde, olgun uslu ebeveynler olamadık gitti. Benim yaşımdakilerin ne yaptığına dair en ufak bir fikrim yok.
True Blood izliyoruz gecelerdir... Şimdi oturup neden izlediğimizi soruyorum. Tabi bunu ondört bölüm izledikten sonra sormam ironik bir durum farkındayım. Ne kargacık burgacık bir adamım ben böyle. Birgün "Bu Kalp Seni Unutur mu?" üzerine yazıyor ondan sonra kalkıp "True Blood"'u not alıyorum. Gerçekten ne yaptığımı bilmez bir haldeyim.
Neden bu diziyi izliyorum. Çünkü ... çok... "acayip". Evet tek kelimeyle "acayip". Tam sözlük anlamıyla "Sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, garip, tuhaf, yadırganan, yabansı" bir görsel şölen. İçinde her türlü acayipliğin fink attığı, acayip bir dizi.
Kadıköy'e inip, "Orta Dünya"dan gözümü kırpmadan iki sezonunu birden aldığım. "Bak bu da telefonum, üçüncü sezon başladığında mutlaka ara beni." dediğim acayip bir şey.
Sookie'yi her gördüğümüzde "Ne çirkin bir kız" dediğimiz. Her "dur" düğmesine basıp bölümü bitirdikten sonra Aslımın "Burçin, sen esasında Vampir olabilirsin; dişlerinde müsait" sözüne dişlerimi göstererek "Evet, senin tanıyıp tanıyabileceğin tek, türk, göbekli vampir..." diye tısladığım ve fakat kendi kendime içten ve sessizce "sağdan soldan tanıdık bir "sivridiş" bulsam da kendimi ısırttırsam" diye aklımdan geçirdiğim; en kötü ihtimal bir damla "V" alıp şu dünyaya birde o gözle baksak dediğim. Bir acayip... çok acayip bir dizi.
Şimdi Fangtasia'da olmak isterdim şahsen...
Not:
Giriş parçası, Jace Everett'ın - Bad Things şarkısı bu sene kesinlikle Emmy ile ödüllendirilmelidir.

Bir Kelime Bilirim: Yol...

Kaç kelimen var yorgun Atlas; sırtında kambur oluşturan?
Kaç kelime bilirsin Atlas; üzerine sayfalarca yazılar yazılan?
Aldığı her ekle biçim değiştiren; yanına yanaşan her başka kelime ile seni ifade eden, beni betimleyen...
Üzerine filmler çevrilen; şarkılar bestelenen.
Hem uzaklaşmayı hem yakınlaşmayı barındıran.
Hem ayrılığı hem kavuşmayı anlatan.

Kimine gitmeyi; kimine gelmeyi anımsatan.


Yolcuyum ben Atlas.
Doğru tahmin ettin.
O “yol”un yolcusu.

Adım Yolcu.

Anam hastaneye giderken yolda doğurmuş beni; elleriyle koparmış göbek bağımı; aynı anda çıkmış çığlıklar ağzımızdan; ben devam etmişim ağlamaya; o susmuş. Kime ana diyeceğimi bilemez halde başlamışım büyümeye Atlas. O yüzden ne sana benzer bu hikaye, ne de babana…

Bir sümüklü Yolcu. Ben... Evden sessiz sedasız çıkıp kaybolurmuşum ortalıktan. Hem anam hem babam Hasan, karanlık çöktü mü yoldan toplarmış beni Atlas. "Okuyacak" demiş ahali; hem anam hem babam Hasan "okusun madem" demiş. Yatılı vermişler beni Istanbul'a. Yola koyulmuşum. Okumaya...

Biraz daha büyümüşüm sonra.
Yıllarım geçmiş aynı yatakhanede; ama yatağım hiç değişmemiş Atlas. Hep köşede; cam kenarında. Hafta sonları kimseler kalmamışken yüksek duvarlı binada; ben başıma yüzümü yola dönüp izlemişim İstiklal caddesini. Aramışım hep yolumu; yazın pervazın önünde; kışın arkasında.

Biraz daha büyümüşüm sonra.

Günü gelmiş bir kitap almışım avucuma Atlas. Okumuşum "İnsan adıyla yaşar..." diye başlayan cümleyi. Anlamışım; uyanmışım; karar kılmışım; saparak o yoldan başka bir yöne kaymışım. "İnsan adıyla yaşar"sa eğer "Yolcu, yolunda gerek" demişim Atlas;

Biraz daha büyümüşüm sonra.

Aydınlık bir kış günü, gözlerini seçmişim onun, Atlas. Sıkı sıkı sarılmış atkısı boynunda, burnunun ucunda bir kırmızı, koltuğunun altında "Bir gün Tek Başına", tiftiklenmiş kabanı parke taşlı fakülte yolunda. Yolunu gözlemişim.

Aynı aydınlıkta bir başka kış günü, ellerini tutmuşum. Sıkı sıkı sarılmış boynuma, burnunun ucunda yine aynı kırmızı, Timur Selçuk dinlemişiz dökük bir plaktan "Yollarımız burada ayrılıyor... Artık birbirimize iki yabancıyız biz..." Ağlamışım Atlas; hemen orada; tam şarkının ortasında.

Biraz daha büyümüşüm sonra.

Bir yol tutturmuşum kendime, elime bir kağıt bir kalem almışım, yine düşmüşüm yollara Atlas. Anladığımı zannederken kimselerin bilmediğini, kimselerin görmediğini; bir tek benim bilmediğimi, bir tek benim görmediğimi fısıldamışlar kulağıma. Yorgun, bitkin olduğum yerde yığılmışım hemen orada; yolun tam ortasında.

Biraz daha büyümüşüm sonra.

Yalnız kalmışım köhnemiş otobüs garlarında, yeni insanlar tanımış ve hemen unutmuşum Atlas. Seni bile hatırlamam yarım saat sonra. İstemeden gülmüşüm çoğu zaman; isteyerek ağlayamamışım ama. Her yolun sonunda karanlık; her karanlığın sonunda bir ışık aramışım. İnsanmışım işte Atlas; ne yöne gideceğini bilemez; ömür tüketen dört yol ağızlarında.

Çok büyümüşüm be Atlas.

Uzun lafın kısası, demem odur ki;
Tek bir kelime var Atlas, üstünde ömürler harcanan.
Dertten anlayan, anlamayan
Dert anlatan, anlatamayan...
O yüzden at artık üstünden o çivisi çıkmış eski dünyayı
Gücün yeterse sen taşı; tek bir kelimenin tüm anlamlarını.
Bu yazı Mevsimsiz Dergi Aralık Sayısı için hazırlanmıştır.