Kairos diye biri...

Başak tarlalarında koştuğu günleri hatırlıyorum Kairos’un, güneş henüz elini eteğini çekmemişti hayatından. Sakin denizlerde hoyrat rüzgarlar çıkartırdı nefesi, gri bulutlar örtememişti henüz, göğsü kadar geniş, kalbi kadar açık mavi gökyüzünü… Açık mavidir Kairos’un yüreği, kanında asaletin, ruhunda yegane olmanın izlerini hemen görürsünüz.

Bu sonbahar kırksekizinci yaşını doldurdu Kairos. Sabahları yatağından kalkıp kahvesini yudumlarken aklına düşen geçmişi, son günlerde yeni bir farkındalık yaratmıştı onda. Evim dediği bu toz taşan atelyede geriye dönüp baktığı bir sabah, her bir yaşını tekrar tekrar yaşamak isteyebileceğini gördü. Ama ne yazık ki bunu tam kırksekiz yıl sonra farketmişti. Siz yaşı kırksekize gelmemişler, yaşlanıyor olmanın nasıl bir şey olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Kairos edemedi. Nasıl olduğunu hayal etmeyi bir kenara bırakan; iyi veya kötü, olumlu veya olumsuz ve hatta hiç; hiç bir şey düşünemedi. Hiç bir fikri yoktu yaşlanıyor olmak hakkında. Esasında herkesin arzu ettiği şey de budur bir bakıma. Kim mecbur kalmadıkça yüzleşmek ister bu kör kuyularla? Ama ben size Kairos’un keşfettiği ve kendinden bile gizlediği bir sırrını vereyim. “Yaşlanıyor olmak, hayatın içinde akıp giderken, dışından durup kendinizi izleyebildiğiniz ilk vakittir.” Kairos bunu bugün, hayatının kırksekizinci sonbaharında keşfetti.


Belki de en doğrusu herşeyi baştan anlatmak olacak.
Evet; Kairos, bindokuzyüz altmış yılında, annesinin göğsüne dudaklarını değdirip ilk yudumu aldığından beri huzuru nerede bulacağını biliyordu. En fırtınalı denizlerde sığınmak istediği koy, en korkunç kabuslardan uyanmak istediği yatak, kor düşmüş yüreğini ferahlatmak için kana kana içtiği sular bir kadının göğüsleri oldu Kairos için. Sırf bu yüzden manken oymacısı olmayı seçti dersem Kairos gibi gizemli bir adamın önemli bir sırrını daha sizinle paylaşmış olurum. Dalgalı saçları , kendinden emin duruşu, gözlerinin ne zaman kararlılıkla, ne zaman ikircikli bakacağı belli olmaz hali onda bambaşka bir duruş yaratmıştır her zaman. Adı gibi bir Tanrı, anlamı gibi fırsatları olmuştur hayatının kırksekizyılı boyunca. Bedeni izin verdiğinden bu yana vazgeçmemiştir sakallarından. Hep aynıdır Kairos; ama hep farklı görür ona bakanlar. Özellikle kadınlar…

Kadınlar onun için üzerinde emek harcanması, peşinden koşulması, kur yapılması gereken varlıklar olmamıştır hiçbir zaman. Ve kadınsız kalmamıştır hayatının hiçbir evresinde. Birazdan izleyeceğiniz atelyesinde biriktirmiştir tüm kadınlarını. Her bir modelde, hayatına giren bir kadını işlemiştir Kairos. Hiçbirinin yüzlerini hatırlamadığı için de tüm modellerin bakışlarını birbirine benzetmiştir.

Birçok dostu bu sıradan işi yapmaktansa bir heykeltraş olsaydı çok meşhur bir sanatçı olacağını düşünür; bu dostların içerisinden çok azı düşüncesini dile getirir ama hiç biri yüzüne karşı söyleyemezdi Kairos’un. Çünkü o aşkla yapmaktadır modellerini, korkularıyla, anılarıyla. Sadece çok dikkatli bakan birinin görebileceği kusurlar koyar modellerine; bakan için kusur iken gören için birer izdir onlar. Her bir kadınının onda bıraktığı izleri iade etmiştir kendilerine.

Bordoex’da tanıştığı Clarence mesela, ”Senin asaletin, sadeliğinde..” diye fısıldamıştı Kairos’a. Boğazlı kazağını üzerinden çıkartırken; bal rengi saçlarının her bir teli usul usul düşerdi omuzlarına. O yüzden Kairos, model Clarence’in omzu ile boynu arasındaki kıvrıma dudaklarını işlemiştir belli belirsiz.

Martha aldatmıştı Kairos’u. Bunu itiraf ederken elinde tuttuğu sigarasından öylesine derin bir nefes çekmişti ki Martha. O an sanki zaman durmuş; arkasında derin ve soğuk bir uçurum açılmıştı Karios’un. Duman yüzüne gelirken düşüşü başlamış ve ne yazık ki bir türlü yere şiddetle çarpamamıştır bedeni. O yüzden, bir damla işlemiştir Kairos Martha’nın sırtına; bakana bir kusur, görene hiç durmadan akan bir damla gibi gelir.

Lesbos’ta dul bir kadın ile hiç konuşmadan sevişmişti. Tek bir kelime bile etmemişlerdi gece boyunca. Tanışmamışlardı hatta, vedalaşmamışlardı bile. Kadın arkasını yatakta çıplak sırtını döndüğünde anlamıştı gitmesi gerektiğini. Kairos’a sırtını dönenler içinde en kibarı ve en zarifi bu kadındı. Bazen onunla tüm hayatını birlikte geçirebilirim diye düşünür Kairos. Konuşmadan; tanımadan... Bu nedenle dudaklarının arası açmamıştır keskisiyle.

Ve Orfella; Kızıl saclı Orfella;. Kanı kızıl, huyu kızıl Orfella. Atina’da bir meyhanede görmüştü ilk onu. Babasından kalma bir cam sanayii vardı Orfella’nın; hasta bir kocası; süt beyaz bacakları. Başına aynı ton beyazdan bir kurdela takıp; eski bir Skoda ile çocukluğunun geçtiği başak tarlalarına gitmişti Kairos onunla. Bir gün, en olmadık zamanda girmişti Kairos’un hayatına ve bir başka gün, hiç olmadık bir anda çıkmıştı gecelerinden. Model Orfella’nın yeri ayrıdır o yüzden atelyede. Tek terkedendi Kairos’u.

Kairos,
Ah zavallı Kairos;
Şimdi burada ışıklar yandığı zaman müsade edeceksin hayatına girişimize. Kendine dönüşüne, aşklarına, beklentilerine, çürümene ve çöküşüne tanıklık ettireceksin bizi. Neden? Her modeline bir iz bıraktığın gibi; sende ardında iz mi bırakmak istiyorsun başkalarının hayatında.


Kairos,
Ah zavallı Kairos;
Asaletin, sesin, nefesin, yaşadıkların, unuttukların ve aldattıklarınla sen Kairos; hiç mi iz bırakamadın başkalarının hayatlarında?


Kairos,
Ah zavallı Kairos...
Birazdan ağzından çıkacak sözler sana mı ait sanıyorsun?
Kurduğun cümleler, anıların, aşkların, kadınların senin mi zannediyorsun?

Yoksa hayatlarında iz bırakılanların hepsi bir araya gelip seni mi yaratmışlar?

Şimdi oturup kendi seslerini; cümlelerini, kendi aşklarını ve kadınlarını mı izleyecekler?

Bu gerçekten sen misin Kairos?

Sen bırakılan izlerin hepsi misin?
[Fotoğraf: Foto Ritim dergisi "Bir Arkeolog ve Fotoğrafçı Gözüyle Arkeolojik Alanlarının Fotoğraflanması : Olba Antik Kenti" çalışması ile Sn.Tuna Akçay'a aittir.]

2 yorum:

Adsız dedi ki...

ruhunuza sağlık...kemikli yüzde,bal rengi gözlerde,buğday tende saklı iz

Burcin Ozgun dedi ki...

Güzel yorumlarınız için teşekkür ederim.