Buket Uzuner Üzerine...


Hayatımın (kendimi bildiğimden bu yana ) her evresinde içinden Uzuner geçen bir dönem olmuştur. Bundan yıllar yıllar evvel iki yeşil su sumaru, anneleri, babaları hep birlikte girmişlerdi hayatıma. Çok sevmiştim. Sonra İzmir'e gitmiş, Aykut'la tanışmıştım. Çok okumuştuk onunla birlikte. Balık İzlerinin Sesi'ni takip etmiştik.
Uzuner sayesinde tanıştım Emile Ajar ile. ne çok oynadığımı farketmiştim "miş gibi" oyununu. Hemen yanına Ahmet Yurdakul'u koyup Kayıp Korsanın Seyir Defterini okumuş; Buket ile Ahmet'i hiç ayırmamıştık birbirinden.
Öyküler başladı sonra. Beni ben eden; vuran, sarsan, aklımdan geçenleri yazan Uzuner'di hep. Kumral Ada Mavi Tuna'dan sonra her seveni gibi (hep söylüyorum ben sıradan bir insanım) kızım olursa Ada, oğlum olursa Tuna koymaya karar verdim adlarını. Ardından New York Seyir Defteri geldi. Eve mi dönsem New York'a mı gitsem dedim. Sonra eve döndüm.
Yıllar geçti. Esin Abla ile tanıştım. Beni davet etti Thyke'ye. Heyecanlandım. İlk toplantı Buket Uzuner ile idi. Uzun Beyaz Bulut'u dinledim. Yanına geçip oturdum Uzuner'in. Dinledim onu. Sonra hayal kırıklığı ile kalktım masadan. Tavrından, duruşundan, konuşma tarzından hiç hoşlanmamıştım okuyucusunu hor gören tutumundan. Çok üzülmüştüm. Bu kadar güzel yazan bir insan, bu kadar iyi bir öykücü, nasıl böyle küstah olabilir diye sormuştum kendime. Sonra gereğinden fazla değer verdiğimi düşünüp atmıştım bir kenara ama unutmamışım.
Istanbullular çıktıktan uzun bir süre sonra alsam mı almasam mı diye sorarken kendi kendime, kasada buluvermiştim kendimi. Tamı tamına üç ay kitaplığımda tutmuş ama başlamamıştım okumaya. Sonra birgün, bir yaz sabahı, hiç değer vermediğim kitaplara ve yazarlara yaptığım gibi tatile götürmüştüm yanımda, kumsalda okunacak basit ve sıradan, vakit öldürmeye yönelik bir kitap muamelesi gördü benden. Okudum. Bitirdim. Dudak büktüm. Uzuner daha ne kadar kötü yazabilir diye düşünürken işte bu kadar demiştim kendi kendime. Klişe ve basit. Tam içine kum kaçırılacak; denizden sonra ıslak elle tutulup hoşafa çevrilecek bir kitaptı. Hislerimle tamamen ön yargılı yaklaştığım bu kitap hakkında yanılmadığımı anlamak kendimi iyi hissettirmişti. Fırlatıp atmıştım bir kenara.
Güzel Kızım doğdu bu sırada. İçimden bir ses Ada koymalısın adını diyordu; Kumral Ada. sırf kızgınlığımdan SUS dedim içimdeki sese. Sonra Öykü olsun dedi aynı ses; Şiir'in kızkardeşi Öykü. Onuda susturdum kızgınlıktan. Defne koyduk adını; adı gibi güzel kızım benim. Meğerse en diplerde en derinlerde okunmuş bir Şairler Şehri kitabı varmış. Onun içinde edepsiz bir itiraf oyunu, o oyunun içinde bir kız; herkesin hayran olduğu. Adı "Defne" imiş meğer. Ben dememişim Buket Uzuner yazmış meğer. Unutmuşum... Unutmamışım. Birgün çıkartıp kullanmak üzere arkalara biryere kaldırmışım. Temmuz zamanı gelmiş çıkarmış kızıma boynuna takmışım. Durup bakmışım. Bakmışım ki Uzuner yine hayatımın tam ortasına yerleştirmiş kendini. Sonra yine kapatmışım o defteri.
Bir yıl beş ay geçmiş aradan. Birgün Bozgun Odasında eşelenirken farketmişim; tüm kitaplarını okuyan bir adam olarak bir çok öyküsünün kitaplığımda olmaması ne garip demiştim. Kızgınlığım geçiyor mu yoksa ? Yok canım. Hiç üzerinde durmamıştım. Aykut'ta kaldı herhalde dedim. Boşver dedim. İyi olmuş dedim. Ama boşvermemişim, iyi de olmamış. Çünkü internetten siparişlerimi verirken alışveriş sepetimde Uzuner'in bende eksik olan tüm kitapları için "Satın Al" butonuna bastığımı şaşırarak farkettim.
Hayırdır? Neden ki? Ne bileyim öyle işte. Özlemişim mi? Neden ki? Ne bileyim öyle işte. Sonra beş iş günü geçti. Muhaberattan aradılar kargonuz var diye indim aldım; açtım kadro tamam. Eve gittim. Yatmadan önce elime aldığım kitap "Şiirin kızkardeşi Öykü" idi. Bir baktım Uzuner yine tam ortasında hayatımın. Çok kötü başlıyordum yeniden okumaya. Hemde yeniden okumaya hiç de sıcak bakmayan biri olarak kendime inat.
Arka arkaya gidiyor kitaplar, bir fincan türk kahvesi, karayel hüznü, güneş yiyen çingene, ayın en çıplak günü, benim adım mayıs hepsini hatırlıyorum okudukça. Ne çok özlemişim; ne çok sevmişim Uzuner'i. Seni artık sevmesem de Uzuner; iyi ki varsın. İyi yazmışsın ve yazıyorsun. Seni artık sevmesem de Uzuner; kalemine bağlanmışım. Kızıma gidip bakmışım sen gibi hayal gücü olsun istemişim. Özgür, kendini bilen, gören, irdeleyen. Seni artık sevmesem de Uzuner; bakışına, ifadene bağlanmışım. Seni artık sevmesem de Uzuner hayatımın orta yerine çakmışım.

Fahrenheit 451 Üzerine Notlar...

"Gelecek",
"Değişecek olan Şimdi" ise ikiye ayrılıyoruz;

Bugunü sevenler ve sevmeyenler...

Bugünü sevenler ile sevmeyenler kendi içlerinde ikiye ayırlıyor;

Umutlu olanlar ve umutsuz olanlar.

Bugünü sevenler ve sevmeyenlerin içinde ikiye ayrılan umutlu ve umutsuz olanlar kendi içlerinde de ikiye ayrılıyorlar;

Uyaranlar ve uyarılanlar...

Bugünü sevenlerin umutsuz olanlarından uyarılanlar sınıfındaki ben; bugünü sevenlerin umutsuz olanlanlarından uyaranlar sınıfındaki Ray Bradbury'nin Fahreneit 451 kitabinda son sayfayı kapatıyorum. Tamamen tesadüfen başlayan okumam, tamamen tesadüf dışı sonlanıyor. Sanrılar içerisinde odanın sıcaklığının arttığını hayal ediyorum. Varsayalım küresel ısınıyorum diyorum kendi kendime. Sıcaklık değerim 451 F'a ulaştığı zaman artık biliyorum ki kibrit çakmaya gerek kalmadan Bozgun Odasının tutuşması ve cayır cayır yanarak yok olması sadece ve sadece bir an meselesi. Üstelik İtfaiyeye ihtiyaç kalmadan...


Bradbury'nin geleceği tersine bir gelecek, değişimini gelişmekten yana değil gerilemekten yana kullanan; yangını söndürmekten yana değil çıkartmaktan yana olan. Karamsar ve kısmen gerçekçi. Korkunç ama olası. O günleri görememeyi ümidedercesine; parçası olmak istenmeyecek bir gelecek. Okuma, düşünme, sorgulama (bugün farklı mı ki?) Okursan, düşünürsen, sorgularsan yakarım. Söndürmek için "İtfaiye"yi çağırmaya kalkışma sakın zaten seni yakmak için onları gönderdim. Bir ihbar eden sorumlu vatandaşın dudakları arasında geleceğin. Önce kapıyı kırar, ardından camları aşağı indiririm. Köşe bucak sakladığın kitaplarının göğsüne alevlerimi boca ederim. Okuma, düşünme, sorgulama yoksa seni mahvederim....


Guy Montag'ın hikayesi Fahrenheit 451; hayatının son on yılını kitap yakarak geçiren bir itfaiyeci. Üstelik işine hiç sormadan sorgulamdan bağlı olan bir itfaiyeci. Ve günün biri, genç bir kız ile tanışması; doğru bildiklerinin kaymaya başlaması; eşini görmesi, işini görmesi; hayatını görmesi. Ve sonra duramaması, alevleri kendi hayatına püskürtmesi. Guy Montag'ın hikayesi Fahrenheit 451. Tutuşup alev alev yanmasının hikayesi...

Okudum. Yine mutluyum...