Uçaktan iner inmez polisler başladı sorguya. Hacının pasaportunda kırk tane Mekke vizesi, kırk tane Medine vizesi. Adam soruyor bunlar ne diye, anlat anlatabilirsen. Hacı kafa sallamaktan başka birşey yapmıyor. Hacının tek yaptığı kafa sallamak. Zor bela pasaport kontrolünden geçtikten sonra bagajlar alındı ve hacı yine tuvalete daldı. Çıkmaz bir türlü. Bir araba bulup bagajları yükledikten sonra Nazmiye verdim ve elimde Frentex Mr. Daniel yazısı ile dışarı çıktım. Nerde bu adam diye bakınırken bir de gördüm ki bekleyen adam, adam değilmiş.
Elinde Frentek BURCIN yazılı bir pankart taşıyan bayanla selamlaştık şükür kavuşturana dercesine. Tokalaşma, selamlaşma derken kendisini Vivian olarak tanıttı. Ama "Vivi" deyin dedi. "Böylesini tercih ederim." Hemen Daniel’i sordum. Toplantısı varmış, Vivi’den rica etmiş. Onu takip etmeye başladık. Pathfinder’da öne oturdum, arabayı Vivi kullanıyor; Fehmi Abi ve Nazmi arkada. Yola çıktık Beer Sheva 96 km ‘miş.
Bayan Vivian yani Vivi, kısa boylu, zayıf oldukça esmer ve yaşını belli etmeyen karizmatik bir kadın.Yol boyunca ilerlerken çok fazla sohbet etmedi. Genelde ben soru sordum; o da cevapladı. Yaklaşık onbeş yirmi dakika sonra çevreyoluna çıkınca Fehmi abi bana “ hanımefendi ne göreve mensup Burçin Bey kardeşim sorar mısın?” dedi. Bende aynı şekilde sordum ve sorduğuma pişman oldum. Vivi bana tebessümle “Ben fabrikanın sahibi olarak çalışmaktayım”.
Yol boyunca biraz sohbet; daha çok gözlemle ilerledik. Tel Aviv, çok düzenli bir şehir. Hemen hemen tüm binalar beyaz ve bej. Yol üzerinde belli ki banliyoden şehir dışına çıkıyoruz. Tüm villalar inanılmaz yeşillikler içinde. Ama zorla yeşillendirildiği hemen anlaşılıyor. Etrafı bakir, kuru, kum...
Otoban boyunca ilerlerken bizden daha mı ilerdeler sorgulamasına giriyor insan; Nedense her yeni ülke görüşüm bu kıyaslama ile başlar zaten. Bunu hissetiren düzen. Her yere tek hakim olan düzen.
Bir buçuk saatlik seyahatimiz sonunda Beer Sheva’ya vardık. İlk dikkatimi çeken binaların pencereleri oldu. Hepsi aynı tip ufacık pencereli ve her tarafı demir parmaklıklı, üç dört katlı binalar vardı. İçeri doğru ilerledikçe yine aynı tip gayet mütevazi müstakil evler başladı. Eski şehrin içinde ise bir terkedilmişlik hakimdi. Sokaklar boş, binalar dökük. Neyse otele vardık. Tabi otel denirse. Burası bir üniversitenin öğrenci yurduydu.
...
İçeri girdiğimizde yine zorla yeşillendirilmiş bir bahçe; sade bir danışma bürosu ve derslikler vardı. Birkaç öğrenci ve sessizlik herhalde burayı tarifleyecek en doğru kelimeler olurdu. Vivi ile bir sonraki gün için sözleşip program yaptıktan sonra odalarımıza çıktık. Her yer çok fazla sessiz.
Odamın hemen girişinde bir gardrop, içeride tek kişilik iki yatak , masa, televizyon, girişin solunda bir banyo ki oylesine ufak – adım atmadan her işini gorebilecek şekilde tasarlanmış –
...
Daniel’de bir oda aldı. Esasında Tel Aviv’de oturuyor ama bizimle kalacak Cuma'ya kadar sonra Pazar tekrar gelecek. Odasına çıkıp biraz dinlendikten sonra bizi yemeğe götürdü Daniel. Bir Bulgar lokantası. Sahibi Issak. Türkçe biliyor, karısı çok güzel ve "Istanbullu; o yüzden bu kadar genç gösteriyor" dedi bize gülerek. Samimi bir adam Issak. Yemekten sonra bizi evine davet etti. Galatasaray – Roma maçını seyretmeye. Fehmi abi ile Nazmi istemediler. Ben kabul ettim. Kalktık Daniel, Issak, Marie ve ben evlerine gittik. Kendi evim gibi rahat ettirdiler beni. Marie surekli yiyecek ve içecek birseyler getiriyor; benimle beraber Galatasaray’i destekliyordu. Eski defterleri açtı. Inci’de bir çocukla buluşmuş gençken, profiterol yemişler. Israil’e gelirken cok sevdigini zannediyormus o çocuğu; sonra Issak ile tanışmış ve bugünlere gelinmiş işte. Her an ağlayabilir gibi geliyordu bana anlatırken; sonra birden ayağa firlayıp televizyonda kaçan bir pozisyona üzülüyordu. Yakışıyordu bu kadına maç seyretmek.
...
Yahudiler Cuma ve Cumartesi çalışmıyorlar. Biz de yarım gün çalışıp Daniel’i Tel Aviv’e gönderdik. Adam bizimleyken sıkılıyor bunu çok net anlayabiliyorsun. Zaten biz de o gitsin istiyorduk. Otele gidip bir banyo aldıktan sonra hacıyı namaza bıraktık ve Nazmi ile Arap pazarına gittik. Unutulmuş şehrin umursanmayan bölgesi, herkes kırık dökük türkçe konuşuyor nerden geldiğimizi öğrenince. Pislik, sefalet diz boyu. Muz alıp çıktık. Yol boyunca yarın ne yapacağımızı konuştuk. Hacı’dan kurtulmanın yollarını aradık. Dolaşsak biryerli diye düşündük. Otele dönüp biraz dinlendik. Akşam sekiz gibi yemeğe çıktık. İnanılacak gibi değil.Bu saatte burada her yer kapalı. Yemek yok. Aç kaldık. Biraz dolaştıktan sonra Nazmi’yi bir telefon kulübesinden biri ile konusurken gordum. Adamın telefonda türkçe konuştuğunu duyunca Nazmi sarılıvermiş boynuna; Adı Mustafa, Maltepe’den, 4 aydır burada bir inşaatta çalışıyormuş. Ordulu; Bizi aldı arkadaşları ile takıldığı bir yere götürdü. Romen, Rus, Tayvanlı, Türk sağlı sollu birahane kılıklı yerlere oturmuşlar; içiyorlar. Acayip rahatsız edici Romen müzikleri bangır bangır. Fahişeler kapı diplerinde ayaklarını duvara yaslamış; kimi oturmuş kaldırımlara. Tam bir batakhane. Oturup birer bira içiyoruz. Şaşıyorum kendime. Adapte oluşuma; lan'lı lun'lu konuşmama. Nazmi göz ucuyla süzüyor kadınları; oturması duruşu değişiyor. Gülüyorum. Gülüyoruz. Yarın Hacıyı "Türk bulduk" diye buraya getirelim dedik Nazmiyle, bakalım gusül abdestine otele yetişebilecek mi?
Elinde Frentek BURCIN yazılı bir pankart taşıyan bayanla selamlaştık şükür kavuşturana dercesine. Tokalaşma, selamlaşma derken kendisini Vivian olarak tanıttı. Ama "Vivi" deyin dedi. "Böylesini tercih ederim." Hemen Daniel’i sordum. Toplantısı varmış, Vivi’den rica etmiş. Onu takip etmeye başladık. Pathfinder’da öne oturdum, arabayı Vivi kullanıyor; Fehmi Abi ve Nazmi arkada. Yola çıktık Beer Sheva 96 km ‘miş.
Bayan Vivian yani Vivi, kısa boylu, zayıf oldukça esmer ve yaşını belli etmeyen karizmatik bir kadın.Yol boyunca ilerlerken çok fazla sohbet etmedi. Genelde ben soru sordum; o da cevapladı. Yaklaşık onbeş yirmi dakika sonra çevreyoluna çıkınca Fehmi abi bana “ hanımefendi ne göreve mensup Burçin Bey kardeşim sorar mısın?” dedi. Bende aynı şekilde sordum ve sorduğuma pişman oldum. Vivi bana tebessümle “Ben fabrikanın sahibi olarak çalışmaktayım”.
Yol boyunca biraz sohbet; daha çok gözlemle ilerledik. Tel Aviv, çok düzenli bir şehir. Hemen hemen tüm binalar beyaz ve bej. Yol üzerinde belli ki banliyoden şehir dışına çıkıyoruz. Tüm villalar inanılmaz yeşillikler içinde. Ama zorla yeşillendirildiği hemen anlaşılıyor. Etrafı bakir, kuru, kum...
Otoban boyunca ilerlerken bizden daha mı ilerdeler sorgulamasına giriyor insan; Nedense her yeni ülke görüşüm bu kıyaslama ile başlar zaten. Bunu hissetiren düzen. Her yere tek hakim olan düzen.
Bir buçuk saatlik seyahatimiz sonunda Beer Sheva’ya vardık. İlk dikkatimi çeken binaların pencereleri oldu. Hepsi aynı tip ufacık pencereli ve her tarafı demir parmaklıklı, üç dört katlı binalar vardı. İçeri doğru ilerledikçe yine aynı tip gayet mütevazi müstakil evler başladı. Eski şehrin içinde ise bir terkedilmişlik hakimdi. Sokaklar boş, binalar dökük. Neyse otele vardık. Tabi otel denirse. Burası bir üniversitenin öğrenci yurduydu.
...
İçeri girdiğimizde yine zorla yeşillendirilmiş bir bahçe; sade bir danışma bürosu ve derslikler vardı. Birkaç öğrenci ve sessizlik herhalde burayı tarifleyecek en doğru kelimeler olurdu. Vivi ile bir sonraki gün için sözleşip program yaptıktan sonra odalarımıza çıktık. Her yer çok fazla sessiz.
Odamın hemen girişinde bir gardrop, içeride tek kişilik iki yatak , masa, televizyon, girişin solunda bir banyo ki oylesine ufak – adım atmadan her işini gorebilecek şekilde tasarlanmış –
...
Daniel’de bir oda aldı. Esasında Tel Aviv’de oturuyor ama bizimle kalacak Cuma'ya kadar sonra Pazar tekrar gelecek. Odasına çıkıp biraz dinlendikten sonra bizi yemeğe götürdü Daniel. Bir Bulgar lokantası. Sahibi Issak. Türkçe biliyor, karısı çok güzel ve "Istanbullu; o yüzden bu kadar genç gösteriyor" dedi bize gülerek. Samimi bir adam Issak. Yemekten sonra bizi evine davet etti. Galatasaray – Roma maçını seyretmeye. Fehmi abi ile Nazmi istemediler. Ben kabul ettim. Kalktık Daniel, Issak, Marie ve ben evlerine gittik. Kendi evim gibi rahat ettirdiler beni. Marie surekli yiyecek ve içecek birseyler getiriyor; benimle beraber Galatasaray’i destekliyordu. Eski defterleri açtı. Inci’de bir çocukla buluşmuş gençken, profiterol yemişler. Israil’e gelirken cok sevdigini zannediyormus o çocuğu; sonra Issak ile tanışmış ve bugünlere gelinmiş işte. Her an ağlayabilir gibi geliyordu bana anlatırken; sonra birden ayağa firlayıp televizyonda kaçan bir pozisyona üzülüyordu. Yakışıyordu bu kadına maç seyretmek.
...
Yahudiler Cuma ve Cumartesi çalışmıyorlar. Biz de yarım gün çalışıp Daniel’i Tel Aviv’e gönderdik. Adam bizimleyken sıkılıyor bunu çok net anlayabiliyorsun. Zaten biz de o gitsin istiyorduk. Otele gidip bir banyo aldıktan sonra hacıyı namaza bıraktık ve Nazmi ile Arap pazarına gittik. Unutulmuş şehrin umursanmayan bölgesi, herkes kırık dökük türkçe konuşuyor nerden geldiğimizi öğrenince. Pislik, sefalet diz boyu. Muz alıp çıktık. Yol boyunca yarın ne yapacağımızı konuştuk. Hacı’dan kurtulmanın yollarını aradık. Dolaşsak biryerli diye düşündük. Otele dönüp biraz dinlendik. Akşam sekiz gibi yemeğe çıktık. İnanılacak gibi değil.Bu saatte burada her yer kapalı. Yemek yok. Aç kaldık. Biraz dolaştıktan sonra Nazmi’yi bir telefon kulübesinden biri ile konusurken gordum. Adamın telefonda türkçe konuştuğunu duyunca Nazmi sarılıvermiş boynuna; Adı Mustafa, Maltepe’den, 4 aydır burada bir inşaatta çalışıyormuş. Ordulu; Bizi aldı arkadaşları ile takıldığı bir yere götürdü. Romen, Rus, Tayvanlı, Türk sağlı sollu birahane kılıklı yerlere oturmuşlar; içiyorlar. Acayip rahatsız edici Romen müzikleri bangır bangır. Fahişeler kapı diplerinde ayaklarını duvara yaslamış; kimi oturmuş kaldırımlara. Tam bir batakhane. Oturup birer bira içiyoruz. Şaşıyorum kendime. Adapte oluşuma; lan'lı lun'lu konuşmama. Nazmi göz ucuyla süzüyor kadınları; oturması duruşu değişiyor. Gülüyorum. Gülüyoruz. Yarın Hacıyı "Türk bulduk" diye buraya getirelim dedik Nazmiyle, bakalım gusül abdestine otele yetişebilecek mi?

0 yorum:
Yorum Gönder