Ne Kitapsız Ne Kedisiz Üzerine...

"İlginç olan şu: Bir roman okumağa oturuyoruz. Bir kurmaca karşısında olduğumuzu biliyoruz. Okuma, bir bakıma "gerçek" olmadığını bildiğimiz bir takım kişilerle işlerin, "gerçekliği" andıran ya da andırmayan bir dünyada, çok değişik bir takım imge dizileri ya da dizegeleri aracılığıyla anlamlandırılması işlemi sürüp giderken (herşeyden önce de sürdürülüp gidebildiği için), o kişilere, o olana bitene, o dünyaya inanılabilir, inanır hale gelem sürecidir; o dünyanın olanaklı / olası kılınmasını yaşamaktır." Sayfa 22. Paragraf 2.
Çok çok uzun süredir deneme türü yazılar okumuyordum.Bu uzun arayı Bilge Karasu ile sonlandırmak ise büyük bir şans oldu benim için. Her satırının felsefe temelleri üzerine kurulmuş olduğu Karasu metinleri, verdiği haz kadar beraberinde bir de yorgunluk katıyor bana. Bu yorgunluk bir yakınma sıfatı olarak kullanılmadı ama. Tam aksine aşktan sersemleşmek gibi birşey. Beraberinde yürüttüğüm tüm diğer okumalar yavanlığın ötesine geçemedi. Belki hatam onu okumakla yetinmemiş olmamdır.

Mutlak Yalnızlık Üzerine...

Mutlak bir yalnızlık ihtiyacı üzerine düşünüyorum. Kalabalık içerisinde bir kitaba gömülmenin dışarıdan görünen mutlak yalnızlığı; içeriden bakan için dışarını hiçliği; varlığına bile şüphe ile yaklaşımı. Oysa yaşadığı zemin mutlak çoğulluğu; tek başına kalamama gerçeği... Olmadı. Oldu; ama karışık oldu. Bu yüzden olmadı. Baştan alıyorum.
Resimdeki gibiyim. Kalabalık içinde. Yalnız kalmak için bile sığındığım nedense "kalabalık". Oysa aslolan içinde tanıdığım kimsenin olmadığı bir kalabalıkta yalnız kalabilmek. Bu kolay bir kaçış.
Yalnız kalmak için seçilmiş kalabalıkta bir kitabın içine gömülmek. İlk üç sayfadan sonra kitabın içine girmek ve o anda masada ısınmaya terkedilmiş birayı, arka masadan yükselen kahkahayı, kapıdan içeri giren sütun gibi bir çift bacağı, caddede duyulan yırtılmış bir haykırışı, semtte kaybolan çocukları, kente gebe ayrılıkları, farketmemek; duymamak; görmemek. mutlak yalnızlığa gark etmek. Bu hali sevmek ve istemek...
Tam olarak anlatmak istediğim bir yokoluş hali.
Bulunma kararı bana bağlı bir kayboluş hali.
Tam olarak anlatmak istediğim; en iyi bildiğim okuma hali.
Kör bir bencillik; işte tam olarak istediğim...

Little Gidding (No. 4 of 'Four Quartets')

- III -
Üç durum vardır ki sıklıkla birbirlerine benzer
Gene de farklıdırlar büsbütün, aynı çalı çitte büyürler:
Kendine ve eşyalara ve kişilere bağlılık, çözülmüşlük
Kendinden ve eşyalardan ve kişilerden; ve, büyür arasında onların,
Kayıtsızlık ki ölümün hayatı andırması gibi andırır diğerlerini,
İki hayat arasında olmak – çiçeklenmeden, arasında
Canlı ve ölü ısırganın.
Budur hafızanın kullanımı:
Kurtuluş için – sevginin azı değil fakat arzunun ötesinde
Genişlemesidir sevginin, ve böylece hem gelecekten
Hem de geçmişten kurtuluş.
Böylelikle, bir ülkeyi sevmek
Kendi eylem alanımıza bağlılıkla başlar
Ve o eylemin çok az önem taşıdığını bulmaya gelir
Asla önemsiz olmasa da.
Tarih kölelik olabilir,
Özgürlük olabilir tarih.
Bak, şimdi yitip giderler,
O yüzler ve yerler, onları sevmiş olan benlikle birlikte,
Yeniden canlandırmak, yüceltmek için, başka bir örüntüde.
Günah Gereklidir, fakat

Her şey iyi olacak, ve
Her şeyin usulü iyi olacak.
Yeniden düşünürsem bu yeri,
Ve insanları, hepsi de övgüye değmez,
Yakın akraba ya da lütuf değil,
Fakat bazı tuhaf yetenekler,
Hepsi ortak bir yetenekten almış payını,
Birleşmişler onları ayıran çatışmada;
Gece inerken düşünürsem bir kralı,
Üç adamı, ve nicelerini, darağacında
Ve bir kaç tane ölü unutulmuş
Başka yerlerde, burada ve yurtdışında,
Ve onlardan biri kör ve suskun ölmüş,
Niçin onurlandırmalı bu ölmüş adamları
Ölmekte olan diğerlerinden fazla?
Tersine çalmak değildir o çanı
Ne de bir Gül’ün hayaletini çağıracak
Bir büyü de değildir.
Diriltemeyiz eski hizipleri
Onaramayız eski siyasetleri
Ya da takip edemeyiz kadim bir trampeti.
Bu adamlar, ve onlara direnenler
Ve onların direndiği
Kabullenirler sessizliğin anayasasını
Ve tek bir partide toplaşırlar.
Ne miras kalmışsa bize talihlilerden
Aldık yenilmiş olanlardan
Bize bırakacakları – bir simge:
Ölümde kusursuzlaştırılmış bir simge.
Ve her şey iyi olacak ve
Her şeyin usulü iyi olacak
Motifin arınışıyla
Yalvardığımız yerde.

T.S.Eliot
Little Gidding isimli şiirinin III. Bölümü

Çeviri :İsmail Haydar Aksoy

Kılavuz Üzerine...

"Örneğin, ilgi duyduğun, edinmek isteyip aldığın, 'şunu okuyayım' dediğin kitapları da, çoğu zaman, hemen okumaz bırakırsın, günü gelince okumak üzere... Bunu da bildim mi?"
"Bildiniz." Ben de yeni yeni farkına varıyordum bu huyumun !
"Üzerinde durmak istediğim ilk nokta şu: sevgi-sevgisizlik diyerek kendi kendine sorduğun soruları bana açtığında, kendini, yeterince sevgi göstermemekle, sevdiğini sandığın, düşündüğün halde bu sevginin gereğini, sırası geldiğinde, yerine getirememekle suçlamıştın. Düşlü yazında da seni bununla suçlayan birini görüyordun videoda. Ben de sana, bağlanmanın da, kopmanın da, bence pek doğal olduğunu söylemiştim. Sesim o anda sana soğuk görünmüş olabilir. Olsa olsa acıydı belki. Bunu tartışmayacağız elbette!... Bu söylediğim benim sözümdü ama, buna pek yakın bir şeyi, Eliot benden önce söylemişti,
There are three conditions which often look alike
diye başlayan III. bölümde Little Gidding adlı şiirinin...
Kişilere, nesnelere, kendine bağlanırsın; bir gün bunlardan koparsın da. Gerekeni yapmadığını düşündüğünde haklısındır, değilsindir, bilinemez ama, o anda kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken -ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak isteğinden ilerigeliyor da olabilir. Senin sözündü : 'İkimizle ilişkili kararlarını kendi kendine veren bir sevgili karşısında,' öyleydi değil mi? 'çekilmekten başka çıkar yol bulamadım.' Kırıldığın, gücendiğin için yaptığını sanmış olabilirsin bunu. Bana sorarsan kendini savunuyordun, daha çok acıyı daha çok duymamak için; sevgiyi kendi elinle azaltmğa, koparıp yolmağa kalkıyordun... Bir şeyleri silerek bir geçmişin yükünü yeğinleştirmek, azaltmak... O ölçüde de kimbilir, geleceğini biraz olsun özgürleştirmek... Öyle kopuşlar güçtür, izi kalır; kopmağa kalkmak kendini de parçalamaktır. Bir yanıyla... Oküçük notuna bu söylediklerimin bir katkısı olur mu?"
Bilge Karasu'nun Kılavuz'unu bitirdim. Üzerine aldığın notları okurken hepsinin ne kadar yavan ve basit olduğunu gördüm. Okuduklarımın, uyanışlarımın hiç birini yansıtmadığını farkettim. O bölümü bir daha okumamak üzere kara kaplı defterimi kapadım.
Buraya ne yazmam gerektiğini düşündüm. Çok düşündüm...
Bu bölümü alıntılamaya karar verdim.

Ara(lamak) üzerine...

Günlerdir biriken kelimeler hep kara kaplı deftere not edildi.


Düşünüldü; taşınıldı; ağlandı...

Bir gece aniden İzmir'e gidildi. Kör bir kuyuya düşüldü.

Düşünüldü; taşınıldı; ağlandı...

Bir gece uzun zamandır yapılması gereken yapıldı. Hırçın bir sevda sonlandırıldı.

Düşünüldü; taşınıldı; ağlandı...

Bir gece hiç hesapta yokken Urla'ya sığınıldı. Bir deli rüzgarda yelken indirildi.

Düşünüldü; taşınıldı; ağlandı...

Bir kaç gece üst üste Çeşme'ye varıldı. Rakı içildi değirmenlere karşı. Herkes bana yabancı.

Düşünüldü; taşınıldı; ağlandı...

Ölüm girdi araya; buz gibi; kor gibi; yakın gibi; uzak gibi; var gibi; yok gibi...

Düşünüldü; taşınıldı; ağlandı...

Altın bukleli küçük bir kız çocuğunun yüreğine sarınıldı. Elini yanağıma koyup "Ağla baba" dedi.

Düşünüldü; taşınıldı; ağlandı...

Alev saçlı bir sevda vardı yanımda. Ellerinden tutuldu; gözlerine bakıldı; şükredildi.

Düşünüldü; taşınıldı; ağlandı...

Sayfa sayfa Karasu okundu; satır satır Karasu içildi; paklanıldı; arınıldı.

Düşünüldü; taşınıldı...

Bir kara kaplı defter daha bitti.

Düşünüldü...

Yeniden bir defter açıldı...

Gece Üzerine...

Yazarı, anlatanı, kahramanı bilmek/belirlemek; öyküyü, kurmacayı ve katmanlarını adım adım çözmek kolaylık altından kalkabileceğim okuma uğraşlarıdır. Çünkü okuma alışkanlığım farkında olmadan bir sistem yaratmış kendisine/bana. Bu alışkanlık sayesinde metin çözümlemeleri önceden oluşturulmuş kalıplarıma uygun olacak biçimde sınıflandıralabiliyor. Farkındasız bir çözümleme yapıyorum. İnsan ne kadar çok okursam o kadar az farkındalık yaşıyorum. Ta ki biri çıkıp, kendine kendine dönen çarka çomak sokana dek.

Bilge Karasu’nun Gece’si farkında olmadan ezbere geliştiridiğim okuma uğraşıma çomak soktu diyebilirim. Kitabı okumaya başladıktan bir süre yazarına mı, anlatıcısına mı inanacağımı şaşırmış; kimin kimin üzerinde olduğunu çözememeye başlamıştım. Genelde bu tip durumlarda yazarına saygı duyuyorsam; henüz onu anlayacak olgunluğa erişmediğimi düşünür ; saygı duymuyorsam okkalı bir küfür sallayarak kitabı duvara çalarım. Ancak Karasu bende kışkırtıcı bir savaşma arzusu uyandırdı - aynı liseden mezun olmamız bilinçaltımda bu başkaldırıya zemin hazırlamış olsa gerek – Devam ettim. Tüm alışkanlıklarımı altüst ederek; tüm beğenilerimi bir kenara bırakarak devam ettim.

Bitirdim.

Karar verdim.

Karasu’nun otorite ile ilgili bir sorunu var. Benim de var. Bu yüzden inat ettim herhalde. Bu oyle bir sorun ki. Yazdığı romanda bir otorite yok. Belirli bir anlatıcı yok. Kahramanda yok. Roman içinde roman yazmaya çalışan bir yazarda yok. Yani bunların hepsi var ama aynı düzeydeler, ne önde ne geride. Birbirine hakimiyet kurmaya çalışan; baskın duran hiçbir temel kavram yok. Otorite yok.

Karasu, otoriteye öylesine karşı ki elinde kanlı kalemiyle onu yermek; ona sövmek yerine, yok sayıyor. Üstelik bunu yaparken her otoritenin kurduğu baskının evrensel çeşitlilikleri üzerine harika cümleler kuruyor. Otoritesi olmayan bir metinle benim üstümde baskı kuruyor. Temel kurgusu ve birkaç üst kurgusu ile beni kabusa sürüklüyor; yoruyor, sersemletiyor. Adeta başımı öne eğip güneşin batışıyla evime sığınmaya çalışırken; dört yanımı saran gece işçilerinin gazabına uğruyorum. Pelte gibi yere yığılıyor. Kısık ve kesik inliyorum. Yüzüm gözüm kan içinde.

Bilge Karasu, “Yazı, kendini söyler; söylemediğini yok eder. Bir de ara bir yol olarak, yok ettiklerinin bir bölüğünü sezdirebilir. Sezdirdikleri ‘var’ değildir ama ‘yok’ da değildir. Yazının alacakaranlığı çok üretici olabilir” demiştir (“‘Dostlarım Üzerine’ Diye Söze Girişerek”, 70).

Geceye Başlamak Üzerine...

Büyük bir heyecan var elbette.


İlginç bir tesadüf var.

Bir pazartesi gecesi başladığım "Gece"nin ilk sayfasını çeviriyor ve üç ön metin / giriş metni ile karşılaşıyorum. Üçü de birbirinden müthiş.

İlkini kara kaplı defterimin sağ üst köşesine not alıyorum.

"yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi"
Turgut Uyar
(Pazartesi, YENİLGİ GÜNÜ- Her Pazartesi)

Baştan mı kaybediyorum yoksa?

İkincisi çok zor bir kitap okuyacağımın sinyalini veriyordu.

"Geceleri, çoğu zaman, uyanık, beklerim. Uyuyanların uykusunun kapısında dikilen nöbetçiyim ben; o uyku benden sorulur. Düşün kalıba girmez kütlesi üzerinde yüzen ruhum ben."

Jean Genet
(Miracle de la Rose)

Üçüncüsü ise endişemi arttırdı.

"Kendini kuran bireyliğin devinimi ......... gerçek dünyanın oluşumudur."

G.W.F. Hegel
(PhG, VI, B, I, a: Die Bildung und ihr Reich der Wirklichkeit)

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Üzerine...

Hayatımda ilk defa elime Bilge Karasu’nun bir kitabını almıştım. “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”. Üç hikaye barındıran, incecik bir kitaptı elimdeki. Karasu’yu tanımıyordum. Hiçbir yazısını, bir tek cümlesini dahi okumamıştım. Önce kitabın ilk sayfasında konumlanmış birkaç satırlık özgeçmiş ile başladım. Ne kolay insan hayatını bir kaç cümle ile özetlemek. Şu gün doğdu; şu okuldan mezun oldu, buraya gitti; bunları yazdı, orada öldü. Hepsi bu. Oysa bugün onun birkaç kitabını okuduktan sonra şöyle bir özgeçmiş okumak istediğime karar veriyorum.

Bilge Karasu, bir kahraman değildi. Yarattığı kahramanlar bile kahraman değildi. Hatta toplumların gün gelip kahraman çıkartamamasını ümid ederdi. Baskıya karşı durdu. Anlaşılması zordu. Kedileri ve kitapları çok sevdi.

“Uzun sürmüş bir günün akşamı”, “Ada”, “Tepe” ve “Dutlar” adında üç öyküden oluşuyor.Üçü de birbirinden çetin hemde.

On gün içinde bitirdim kitabı. Herşey bulanık. Kafam karışık değil ama ağzımda kekremsi bir tad var. Yordu beni bu kitap. Yorsun zaten ben de onu istiyorum. Ama sonunda kazananı ben olayım diyorum. Yenildim ben bu kitapta. Yorgun ve yeniğim. Doğru bildiklerimin doğru olmama ihtimali bulandırdı zihnimi.

Andronikos, ilk öykü “Ada”nın kahramanı. Baskıdan kaçarak bir Ada’ya sığınıyor. Ada ona kucak açıyor. Hayır, Andronikos zorla Ada’ya kucak açtırıyor. Ardında bıraktıklarını düşünüyor Andronikos; Ioakim’i düşünüyor. İnancını, davranışını, sorguluyor. Uzun süren bir günün akşamı öykü bitiyor.

Ioakim, ikinci öykü “Tepe”nin kahramanı. Çile çekmek amacıyla bir tepeye tırmanıyor. Arkadaşı Andronikos’u düşünüyor.

Fikri;
“Nasıl birtakım topraklar üzüm, birtakım sular lüfer yaratıyor, üretiyorsa, birtakım kentler, birtakım insan toplulukları da kahraman yaratıyordu. [....] Önemli olan, kahraman yetiştiren bu kentlerin, bu insan topluluklarının onları yetiştirmez duruma gelebilmesiydi. Onları yetiştirmeği gereksinmemesiydi. Ama böyle bir şey nasıl olur, ne zaman olur? Bunu kimse bilmiyordu daha. (73).”

Oysa Tanrı, “insanı insana oyuncak olsun diye yaratmamış. (18);

“Ada” ile “Tepe” öyküleri birbirine “baskı”ya iki farklı gözden bakıştır. Merkezinde baskı ve zulüm olan bir tanışıklık hikayesi. Ancak “Dutlar” çok daha ayrı, çok daha bağımsız bir duruşu var. Ada ve Tepe ile bağlantısı sadece simgesel.

“Ada” ortada kalmış bir hikaye esasında. Andronikos Ada’ya çıkar/kaçar. Barınıp, hayatını sürdürebileceği bir yer arar. Bulur mu bulamaz mı, hayatını sürdürür mü, sürdüremez mi? öğrenemeden sonra erer. Hikaye boyunca yeni ait olduğu yer ile ardında bıraktıkları arasında iç çatışmalarına şahitlik ederiz. Tek başına bence anlamsız bir hikayedir. İnancına karşı baskıdan kaçmıştır Andronikos, ama kaçış tek çözüm müdür bilemeyiz?

“Tepe” ‘de farklı bir anlayış taşımaz ilk hikayeye göre. Ancak Ada’da bahsi geçen Ioakim’i burada çile çekmek için bir tepeye doğru yürürken buluruz. Öykünün ilerleyen bölümlerinde ise Andronikos’un adaya kaçışından iki ay sonra geri döndüğünü ve işkencede öldüğünü öğreniyoruz. Bir açıdan bakılırsa “Tepe”’yi ilk hikayenin tamamlayıcısı olarak düşünebiliriz. Ancak bu yaklaşım biraz haksızlık olur belki de. Tam ters açıdan, baskı sonrasını kendine konu ettiği için ilk hikaye “Tepe”nin ön hazırlığı oalrak da düşünülebilir. Ama sonuç şu ki, her iki hikaye ayrı ayrı ele alınınca anlamsız, bir arada ele alınınca tamalayıcı unsurlar içerir.

Aynı beklenti ile üçüncü hikayeye yani “Dutlar”a başlayınca bambaşka bir noktada bulur insan kendini. Zaman ve mekan yüzyıllar atlamıştır. İlk iki hikaye ile somut bir bağ yoktur aralarında. Öykü anlatıcının bir dut ağacı gözlemlemesi ve çok kısa süre içerisinde iki kez yaprak vermesini hayretle karşılaması ile başlar. Bir anıymış gibi devam eder hikaye ve yüzyıllar geçmiş olsa dahi baskının ve şiddetin birey üstündeki etkisini halen sürdüğüne değinir. Doğal bir süreçtir belki bu şaşılan ancak kabul edilmesi gereken bir süreç. Tıpkı bir ay içinde iki kez yaprak veren Dut ağacı gibi. İnsanda baskı ve şiddet karşısında dökülecek ve sonra tekrar yeşerecektir. Umut veren bir öykü mü? Karamsarlığa sürükleyen mi karar veremiyorum.

Konu ile ilgili bir yüksek lisans tezi var.
Sn. Münevver Kırşallıoba’ya ait. 2004 yılında hazırlanmış.

“Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda Olay Örgüsü”

Tez jüri üyeleri arasında yakın zamanda kaybettiğimiz Füsun Akatlı da var.

Son söz olarak not alıyorum.

“Toplumlar kahraman yetiştirmez ve kahramana gereksinim duymaz hâle gelmelidir; çünkü, kahramanlık bir başkaldırıyı gerektirir, başkaldırı ise baskıyı zorunlu kılmaktadır. Bir toplumda baskı ve şiddet yoksa, bu duruma isyan ederek kahraman olacak biri de olmayacaktır. Üstelik kahramanlık, yüceltici bir şey de değildir; çünkü, kahramanlık, bir bağlanmaya karşı başka bir bağlanmayı gerektirmektedir. Buradaki ikinci “bağlanma”, sorgulanmayan tek yanlı bir değerler dizgesine bağlı olmak anlamındadır. Var olan düzene sorgulamadan uyum sağlamak nasıl bir kölelikse bu da bir tür köleliğe işaret etmektedir. Yapıtta, toplumların neden kahraman yetiştirmez duruma gelmesi gerektiği, toplumsal ve bireysel olmak üzere iki düzlemde gerekçelendirilmektedir. Toplumsal düzlemde baskının insanlık dışı sonuçları, bireysel düzlemde ise baskıya maruz kalan bireylerin yaşayabileceği olumsuz durumlar gösterilmektedir.”

New York Üçlemesi - Kilitli Oda Üzerine...

Kilitli Oda, New York Üçlemesinin son kitabı, belki de içlerinde en çok soruya yanıt veren, en çok heyecan uyandıran kitap. Ancak her nedense üzerine yazmakta en çok zorlandığım kitap olarak not düşüyorum.

Auster, bu kitabında yine eksen kaymaları, biribirinin yerine idame edilebilirlik, yanılsamalar ve yalnızlıklar üzerine kurguluyor öyküsünü. Ortadan kaybolan eski bir dostun yerine geçen, karısına koca, çocuğuna baba olan bir yazarın öyküsü. İlk iki kitabına ve Nathaniel Hawthome’a derin keskin ve derin göndermelerde bulunuyor. Anlatıcının hikaye boyunca bir türlü göremediği ve okuyucunun ise zaten fiziksel olarak göremeyeceğini bile bile son sayfaya kadar varlığından emin olmak için çaba sarfettiği bir karakter yaratıyor Auster. Yerine geçen anlatıcı, yerine geçilen ise Fanshawe.

Fanshawe’in gerçek hikayesini öğreniyorum daha sonra. Taşlar yerine oturuyor. Fanshawe gerçekte, yazar Nathaniel Hawthome’un ilk kitabı. Ancak satış başarısı olmayınca yazarı tarafından tüm baskıları yakılarak ortadan kaldırılıyor. Hawthome’un ölümünden sonra ise kitap tekrar basılıyor. Ancak bu kez karısı Sophie Hawthome bu kitabın ölen eşi tarafından yazılmadığını iddia ediyor.

Auster “Kilitli Oda”’da anlatıcı ile eski bir dost olan Fanshawe’in ortadan kaybolduktan sonra eşi Sophie’nin ona ait notları anlatıcıya vermesi ile başlıyor. Anlatıcı, Fanshawe’in notlarını kitaplaştırıyor. Kitap müthiş bir başarı kazanıyor. Bu olaylar gerçekleşirken Sophie ve anlatıcı birbirine aşık oluyor. Üst üste gelen satış başarılarından sonra edebiyat camiasında Fanshawe’in hiç varolmadığını, bu kitapların hepsini Fanshawe adındaki hayali birini kendine paravan etmiş anlatıcının yazdığı söylentisi yayılıyor. Bundan rahatsız olan Anlatıcı ise Fanshawe’in biyografisini yazmaya karar veriyor. Böylece herkese gerçek yazarın varlığını ispata soyunuyor. Ancak olayların örgüsü öyle bir noktaya geliyor ki Fanshawe’in eski karısı Sophie’nin onun bir zamanlar yaşamış olduğu gerçeğini inkar etmesiyle hem kahraman hem okur afallıyor.
Kırmızı defter, Peter Stillman ile karşılaşma gibi atıflarla Cam Kent ve Hayaletler kitapları birçok noktadan kesişim sağlanıyor. Çözülmeler yaşayan final sayesinde ise yine ilk iki kitabın rahatsızlık vermeyen sorularına yanıtlar bulunuyor.

Paul Auster kendini, kahramanlarını hatta beni odalara kilitliyor. Ve acımasızca herkesi birbirine karıştırıyor.

  © Blogger template 'Morning Drink' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP