Darinka Pop - Mitic Üzerine...

Şimdi beyler hepiniz görüyorsunuz bardakları yıkamam gerek.
Yapılacak bir yatak olduğunda ben yaparım.
Üç kuruş bahşiş verirsiniz, size çok teşekkür ederim
Ve beni paçavralar içinde görüyorsunuz, bu eski ve yıkıntı otelde
Ve asla sormuyorsunuz, daha ne kadar dayanabileceğimi.
Ama bu akşamlardan birinde limandan çığlıklar gelecek.
Ve soracaklar: Bu çığlıklar da neyin nesi?
Ve bardakları yıkarken gülümsediğimi görecekler
Ve diyecekler ki: Anlamıyorum nasıl gülebildiğini.
Ve sekiz yelkeni olan ve
Elli topu doldurulmuş gemi
Bağlanmış olacak rıhtıma
Ve yüz adam inecek parlak öğle güneşinin altında
Her biri basacak gölgelerin üstüne.
Her kapı aralığına bakacaklar, alacaklar gördükleri herkesi
Ve zincirleyip getirecekler bana
Ve soracaklar: hangilerini öldürelim?
O öğle sıcağında, hangisi ölsün diye sorduklarında
Liman sessizliğe bürünecek.
Ve fısıldayarak yanıt verdiğimi duyacaksınız:
Topunu!
İlk baş yuvarlandığında diyeceğim ki: Hoppla !
Ve sekiz yelkeni olan ve
Elli topu doldurulmuş o gemi
Benimle birlikte kaybolacak.

Korsan Jenny - Üç Kuruşluk Opera'dan bir bölüm...

Darinka Pop, "Üç kuruşluk opera"nın "Korsan Jenny" bölümüne atfen hazırlamış bu duvar resmini. Gerçekten çok hoşuma gitti. Kışkırtıcı bir korku salıyor dizelerle birlikte.
Ancak gel gör ki Pop'un iki çalışması var. Bu duvar resminin hemen yanında bir oda bulunuyor. O odaya girince "Manzaralar" isimli çalışmanın içine düşüyor insan.
"Orta sınıf bir oturma odasının atmosferine yerleştirilmiş resimlerden oluşan bir enstelasyon. Oyma plaketlerindeki isimler bize bu resimlerin ne hakkında olduğunu söylüyor. Ancak bunlar aynı zamanda eski Yugoslavya'daki savaş döneminden kalma kitle mezarlarının bulunduğu yerler......Sanatçı burada kişinin korunaklı bir orta sınıf yaşam sürebilmek için kabul edilebilir bulduğu ya da yalnızca görmezden geldiği şeyler hakkında, "sanatın güzelliği"nin suça iştirak eden sessiz çoğunluklar yaratmada hala ne derece katkıda bulunduğu hakkında söz alıyor." diye anlatıyor rehber kitap.
ve devam ediyor. "Pop-Mitic'İn sergideki diğer ikiyapıtıyla yelpazenin iki ucunu oluşturuyor. Manzaralar sanatın küçük burjuvayı yatıştırmadaki rolünü sorgularken, Korsan Jenny toplumu harekete geçirme potansiyeli hakkında sorular soruyor"...
Şimdi nedir bu? Eğer benim elimde bu rehber olmasa bakar bakar... bakardım. Yok daha ötesi. Herhalde Antrepo'daki en zorlama eserden biridir Mitic. Zaten Manzaralar 2004-2005 yılında yapılmış bir çalışma, Korsan Jenny duvar resmi ise 2009'da. Demek ki Bienal için özel olarak hazırlanmış.
Ben bu yaklaşımdaki çalışmalara esasında şiddetle karşıyım. Modern sanatın ortak bir konu üzerindeki derleme çalışmaları beraberinde daha yaratıcı bir sorumluluk anlayışı taşıtmalı sanatçıda. Anlatmak istenen konu ile bütünlük daha elle tutulur; gözle görülür olmalı. Oysa "Manzara" ile "Korsan Jenny" arasındaki etkileşim ancak sanatçının kendi içinde kurduğu bir bağ ile bir araya getirilmiş görünüyor. Ben o bağı kuramıyorum.
Bienal Notlarıma ekliyorum. Bence güzelim "Korsan Jenny" çalışması, "Manzaralar" yanında etkisini yitirmiş.

Eleştiri Üzerine...

Haftasonu, yazılarını büyük bir ilgiyle takip ettiğim Sn. Ruşen Ergün'ün eleştiri ve eleştirmenlik üzerine yazısını okudum.
Yoldaydım...
Eve döner donmez birkaç yıl önce okuduğum Berna Moran'ın "Edebiyat Kuramları ve Eleştiri" isimli kitabını tekrar elime aldım. Sn. Ergün'ün tespitleri o kadar doğru ve yerindeydi ki...
Bu ülke vatandaşlarının en büyük hastalıklarından biri zaten yapılması en zor işleri, çok basitmiş gibi görüp; kısa sürede kendini de buna inandırmasıdır. Şu yaşadığım memleket kitap okuma oranı en düşük ülkelerden biri iken; nasıl oluyorda herkes her şeyi eleştirebiliyor anlamak mümkün değil. Yazı-çizi işlerine merakımdan sürekli bu eleştiri yazılarını okuyor; süreli süresiz dergileri takip ediyorum. Birkaç iyi örnek dışında ve düzgün yayıncılık anlayışına sahip olması gereken hiçbir derginin hakkıyla eleştiri sorumluluklarını yerine getirdiğini düşünmüyorum. Eleştiri yapacak yetkinliğe sahip yazar ne yazık ki büyük medya kuruluşlarında çok az. Hele ki gazeteler bu konularda yerlerde sürünüyor. Düzgün iş yapmaya çalışan dergiler ise gerçek kitlesine ulaşamadığı için can çekişiyor...
2003 yılıydı. Madrid'e kırkbeş dakikalık bir mesafede Alcala De Henares'te idim bir dönem. Cervantes'in evinde. Jurid'de üretim teknikleri üzerine çalışıyor, bir yanda da eğitim alıyordum. İspanyollar ile aramizdaki çekingenlik birkaç saat içerisinde kaybolmuş öğlen yemeğinde şarabında etkisiyle karşılıklı sorulara geçerek birbirimizi "daha yakından tanıma" turlarına başlamıştık. O zaman bana mesleğimi/eğitim alanımı sormuşlardı. "Makine Mühendisiyim" demiştim. Masadaki istisnasız herkes ama herkes gözlerini fal taşı gibi açıp "Ama daha çok gençsin; nasıl olur? demişlerdir."
Bunun yaş ile alakası yok kardeşim. Lise biter; sınava girersin. Dört sene okursun haydi bir senede haytalıktan uzatma olsun; alırsın koltuğunun altına diplomanı; al işte bak; yazıyor kapı gibi Makine mühendisi...
Evet kapı gibi.
Portakal sandığından derme çatma bir kapı ama.
Aynı soruyu ben sorduğumda ise sıradan şu cevaplar geldi. "Ben, malzeme muhendisiyim", "Ben, tasarım muhendisi", "Ben, sürtünme materyalleri", "Ben, test mühendisiyim".
Bu ne arkadaş dalgamı geçiyorsunuz ?
Ne gerek var ihtisaslaşmaya...
Ben, bunların hepsiyim; ben uluyum; ben yüceyim...
Benim ülkemde herkes herşeyi bilir.
Herkes herşeyi yapar.
Yaptığı işin içeriği hiç önemli değildir, katkının, getireceğin yeniliğin hiç anlamı yoktur.
Herşeyden birazcık bilirsen, herkesten çok konuşma hakkına sahipsindir.
Al sana Türkiye gerçeği.
Al sana çağdaş eğitim sistemi.
İşte bu yüzden - hele hele ki - "eleştiri", herkesin tekeline rahatça girebilecek bir konu; eleştirmenlik ise klavyeye iki tıklamak ile yapılabilecek kadar basit bir meslek...
Ben, bugün büyük medya kuruluşlarında yazan birçok eleştirmen yerine Beynimin İçindekiler, Evvel Zaman İçinde ve Serablog gibi yazarları okumayı tercih ediyor ve kitaplarımı/filmlerimi edinirken onların görüşlerine önem veriyorum. Ben bu insanların hiçbirini tanımıyorum; hiçbiri ile bir çıkar ilişkim yok. Ama Fethi Naci'den, Moran'dan okuduklarımı, izlenimci ve okur merkezli eleştiriyi, duygusal etki kuramını, biçim-içerik sorununu, aktarım olarak anlatımcılığı onların yazdıklarında bulabiliyorum.
Çünkü birinci kural şunu biliyorum.
"İçtenlik", eleştirinin en önemli çıkış noktasıdır.

Sekiz Rolyef...

Mevsimsiz Yayınları...
25 Ekim 2009
Sekiz Rölyef

Cevat Çapan Üzerine...

Bu yıl yirmisekizincisi düzenlenecek Uluslararası İstanbul Kitap Fuarına çok az bir zamanımız kaldı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da tüm Thyke gruplarından değerli vakitlerini ayırarak görev almak isteyen arkadaşlarımız sayesinde cıvıl cıvıl bir fuar zamanı bizleri bekliyor. Kitap ayraçlarımız, stant malzemelerimiz, afişlerimiz, tanıtım broşürlerimiz ve güler yüzümüzle biz kitap fuarına hazırız. Bu heyecanı yaşamak isteyen tüm kitapseverleri de 4. Salon 229 No'lu standa bekliyoruz. İşte bu hafta dört bir yanımızı heyecan kaplamışken; bende fuarın bu yılki Onur Yazarı olan Prof Dr. Cevat Çapan hakkında yazmak istedim.
Kültürlerarası diyalog nedir? Merkezi "sanat" olan bir yaklaşımda bu diyalogun önemi nasıl tariflenmelidir? ve elbette çeviri bilimi nasıl bir rol üstlenmektedir kültürlerarasında? İşte bu soruların yanıtına adanmış koskoca bir ömürdür Cevat Çapan'ın ki.
1933 yılında İzmit'te dünyaya gelen sanat insanı, kültürlerarası diyalog kavramı ile henüz ortaöğrenim yıllarında tanıştı. Lise yıllarında İngiliz ve Amerikan Edebiyatına olan ilgisi onu tiyatroya ve şiire yöneltmişti. Bu yüzden üniversite yaşamını İngiltere'de tamamladı. Daha sonra akademik kariyerine İstanbul Üniversitesi'nde devam etti. İngiliz Edebiyatı ve Drama dersleri veriyordu. Profesör ünvanını aynı üniversitede aldığında yıl 1975 idi. Tiyatro sevdası Çapan'ı, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ( - Mimar Sinan Üniversitesi - )'ne yönlendirdi. Bu sırada Boğaziçi ve Anadolu Üniversitelerinde de ders vermeye devam etti. 1996 - 2002 yılları arasında ise Yeditepe Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi dekanlığını yaptı. Halen aynı üniversitede ders vermeye devam etmektedir.
John Millington Synge ve Sean O'Casey öncülüğünde filizlenen İrlanda tiyatrosu hakkında kapsamlı bir inceleme çalışması "İrlanda Tiyatrosu’nda Gerçekçilik", Çapan'in 1966 yılında yayınlanan ilk eseridir. Aynı yıl ilk dünya şiirlerinden çevirilerinin derlendiği "Çin'den Peru'ya" isimli çalışması yayınlanır. Kavafis ve Yorgos Seferis şiirlerinden yaptığı çeviriler ise büyük beğeni kazanır. Daha sonraki yıllarda çağdaş Yunan şiiri, İngiliz şiiri ve Amerikan şiiri antolojilerinin de aralarında olduğu birçok kitap yazar, çevirir.
İlk şiir kitabı 53 yaşında iken basılan Cevat Çapan, bu serüveni şöyle özetliyor."Oldukça heyecan verici geçti diyebilirim. Bu yalnızca yirmi yıllık bir şiir serüveni de değil. Nerdeyse ilk çocukluktan başlayan bir izlenimler birikimi. Güzel insanlar tanıdım, unutulmaz dostluklar kurdum, öğrencisi olduğum ustalardan, birlikte çalıştığım öğrencilerimden sanırım çok şeyler öğrendim. Sesler, görüntüler belleğimi zenginleştirdi. Olumsuz yaşantılardan olumlu dersler çıkarmaya çalıştım."
Hiçbir konuda öne çıkmayı sevmeyen, kendinden bahsetmekten dahi haz almayan büyük şair, çevirmen ve eleştirmen olarak anılan Çapan tüm bu ünvanlar için "...beni bu sıfatlarımdan hangisiyle görmek istiyorlarsa, bu onlara kalmış bir şey. Benim bunlardan ille de biri gibi tanınmak konusunda bir seçimim yok. Yalnız eleştirmenliği hak edecek fazla bir çabam olmadı. Öbür uğraşlarda utanılacak bir iş yapmadımsa, ne mutlu bana..." yorumunda bulunuyor.
Çapan'a, çevirmekten en çok keyif aldığı şairler sorulduğunda ise "Kavafis’le Pessoa’yı." diyor ve devam ediyor "Pessoa’nın Alvaro de Campos imzasıyla yazdığı şiirleri. Çünkü Kavafis bana zaman içinde, Pessoa ise uzamda yolculuklara çıkma olanağını verdi. Bu arada Seferis’i de anmalıyım. Çünkü onun şiirlerinde hem zaman içinde hem de geniş bir coğrafyada dolaşma heyecanını duyarsınız."
Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin
"bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede."
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.
Cevat Çapan'ın çevirisi ile Türkçe'ye kazandırılmış Kavafis'in "Şehir" başlıklı dizelerini okuyan her kim ise; kendi doğduğu, büyüdüğü şehirleri düşünecektir. Aksi mümkün olabilir mi? Evrensel bir yazım dilinin daha iyi bir örneği olabilir mi karşımızda? Hangi dili konuşuyor; hangi inancı benimsiyor, hangi toprakta yaşıyor olursak olalım; aynı potada eriyen insanlar olduğumuzu; birbirimize çok uzak gözükmemize karşın sanki birmişiz gibi hissettiren bu satırların yüklendiği sorumluluğu düşünebiliyor musunuz? Kültürlerarası diyalogda insanların birbirini anlayabilmesi, tanıyabilmesi ve paylaşabilmesi için daha iyi bir yol biliyor musunuz?
Eğer Kavafis bu eşsiz dizeleri yazmasaydı; Çapan bir köprü olup bize aktarmasaydı; ben gidip bir sahaftan satın almasaydım o kitabı; okumasaydım; ağlamasaydım bu satırlara; size yazacak bir tek satır bulamazdım.
Sahafa, Kavafis'e ve Çapan'a minnetlerimle...
Prof. Dr. Cevat Çapan Kitapları:
Değişen Tiyatro (1972)
John Whiting. Çağdaş Bir Oyun Yazarı, (1975)
Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi (1982)
Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi (1985)
Dön Güvercin Dön (1985)
Çağdaş Amerikan Şiiri Antolojisi (1988)
Doğal Tarih (1989)
Dünya Yazınında Seçilmiş Aşk Şiirleri (1993)
Sevda Yaratan (1994)
Şiir Atlası I (1994)
Şiir Atlası II (1995)
Şiir Atlası III (1996)
Şiir Çevir Denize At (2008)
Not: "Tırnak içerisindeki" Cevat Çapan sözleri Sn. Murat Tokay Kitap Zamanı Dergisi Sayı 15: Bölüm Söyleşiler'den alınmıştır.
Bu yazı Thyke.com için hazırlanmıştır.

Yüksel Arslan Üzerine...

Şu dünyadaki en büyük şansım çevremdeki özel insanlar. Onlar sayesinde zaten hayat katlanılır, yaşanır ve keyif alınır hale geliyor. Yasemin D., bir okur, bir güzel sanatlar aşığı, bir gezgin, bir bunalmış kentli olarak nadide bir parça dostlarım arasında. Kendisi ile yaptığımız "güniçikısaelektronikposta"lar sayesinde yepyeni öğrenimler kazanıyorum.
İşte böyle bir "güniçikısaelektronikposta" esnasında, üzerinde "Yüksel Arslan" yazan bir kapı gösterdi bana Yasemin. Açtım ve içeri girdim. Girdim ve gördüm ki Tanrı, insana bilmek, görmek, okumak, anlamak ve öğrenmek için ne kısa ömürler biçmiş; ve bu dar zamanları ne saçma sapan şeylerle harcayabiliyor insan. Hangi ömre sığar bunca güzelliği keşfetmek...
Bienalin ikinci notları Yüksel Arslan üzerine elbette. Antrepo'da çok az eseri vardı Arslan'ın. Ama en büyük projesinden eşsiz parçalardı hepsi. SantralIstanbul'da sergisinin olduğunu ise daha sonra öğrendim. Mutlaka gitmek üzere notumu alıyorum ( son tarih - 21 Mart 2010 ). Arslan 1969 yılından bu yana ülkesine gelmemiş bir ressam. Yapıtlarına resim diyemiyormuş. Bienal rehberi şu notu düşüyor.
"1950'lerin ortalarından bu yana Yüksel Arslan yapıtlarında kağıt üstüne çimen, çini, taş, kömür, sabun, çiçekler, petrol, bal, yumurta akı, sidik, kan ve yağ kullanıyor. Bu yapıtlar edebiyat, tarih, felsefe ve bilim gibi çeşitli araştırma alanlarından yararlanarak son derece kişisel referanslar üretiyor; sanatçının hem Türkiye'de, hem de dünyadaki çağdaşlarının işlerinden köklü biçimde farklı oldukları için Arslan bunlara resim diyememiştir. Bunun yerine "art" ve "peinture" sözcüklerini birleştirerek "arture" terimini türetmiştir. Batıda Gerçeküstücülük, Doğu'da da minyatür resmine bağlarından sıkça söz edilmişse de benzersiz yapıtlarını sınıflandırmak imkânsızdır ve belki de en iyisi bunları birer düşünce betimi olarak değerlendirmektir. Arslan'ın yapıtı, siyasal bağlılıkla sanatçı virtüözlüğünü ve tam olarak söylemek istediğini söyleyen bir ifade biçimiyle birleştirerek hem özerklik/ siyasal bağlılık ikiliğine, hem de modernizm ve çağdaş sanat arasında gözlemlenen kopuşa meydan okumaktadır."

Şimdi Bienal rehberi, -elbette- sanatçılar hakkında her zaman böyle iddialı cümlelerle dolu olacaktır ve olmalıdır da. Ama ne yazık ki bunların yarısına "fasarya" diyebilirim. Fakat Arslan'ın eserlerini gördükten sonra rehber metnin, yetersiz kaldığını düşündüm. Antrepo'daki Arslan'ın çalışmaları, Marx'ın Kapital'ini baz alan, 1971 - 1974 yıllarındaki çalışmalarından küçük bir bölümdü. Esasında Arslan hakında çok yüzeysel bir araştırma yapıldığında insan görüyor ki, ressam ömrünü çizmekten çok okuyarak ve not alarak geçirmiş. Ve binlerce sayfalık notları bu eserlerin ortaya çıkmasına neden olmuş.
Antrepo'da resimlere - arture'lere - baktıkça bende rahatsız edici bir duygu uyanmaya başladı. Küçük camları yüzyüze bakan, kırmızı damları birbirine yaslı yüzlerce evde binlerce insan gördüm. Dipdibe yada kolkola yada kucakkucağa yada gırtlak gırtlağa yada sırtsırta yada yüzyüze yada gözgöze yada elele yada başbaşa insanlar. Ama sıkışmış, nefessiz kalmış gibi. Ve üzerlerinde bir el; belli ki çok pahalı bir kumaştan dikilmiş, belki kaşmir bir ceketin ve özel dikim olduğu su götürmez bir gerçek olan gömleğin, manşetli kolunda çıkan rahatsız edici bir el, bu sıkışmışlığın üzerinde. Seçici, karar verici, belirleyici parmaklar; bir Tanrı gibi; Kapital üzerlerinde...

  © Blogger template 'Morning Drink' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP